Çiyil Kurtuluş’un yeni öykü kitabı “Aramızda bir Bahçe Yakınlığı” Notos Kitap tarafından yayımlandı. Gerektiğinde mizaha, alaycılığa da göz kırpan Kurtuluş, sıkışmışlığın mutsuz damarına rağmen hayatı yeniden, incelikle var etmek isteyen bir tavırla öykülerini sürdürüyor.
Öyküler neyi anlatır? Bu fazlasıyla geniş ve bağlamından koparıldığında boşluğa düşen bir soru. Böyle kapsamlı bir biçimde sorulduğunda yanıtlaması elbette kolay değil. Bir yazar öykülerini niye o üslupta kurar, niye o dili seçer, neden başka ayrıntıları değil de, özellikle bu ayrıntıları okura vermiştir? Niye bu karakterler ve neden bu anlatıcı?
Çiyil Kurtuluş’un ikinci öykü kitabı Aramızda Bir Bahçe Yakınlığı’nı aklımda bu sorularla okuyorum. İlk öykü kitabı, Kasırga ve Yabanmersinleri özenli, yalın bir dille yazılmış öykülerden oluşuyordu. Bu öykü evreninde duygular, anlar, karşılaşmalar, ikili ilişkiler önemliydi. Öykülerin anlatım biçiminde ve dilinde kendine özgü bir estetik vardı.
İnsana karşı değil, insandan yana olmak, insani bir iyimserlik ilk başta yadırgatıcı gelebilir. İnsanlığın en korkunç kötülükleriyle bile yüzleşildiğinde (avukatın işkencecisiyle karşılaştığı öykü – “Basit Bir Hesaplaşma”) olası bir çatışmanın insani bir jestle –en azından o an için– yatışması örneğinde olduğu gibi. Hayatını çalan ve ona bunca acıyı çektirmiş kişiyi otelde gördüğünde travmasının su yüzüne çıktığını düşündüğümüz avukat, öykünün sonunda artık elden ayaktan düşmenin eşiğindeki işkenceci komutanın bastonunu yerden alır. Eski zamanın işkencecisi şimdi belki de/aynı zamanda güçten düşmüş, zamanı geçmiş bir yaşlıdır. Her iki bakışla da bakmak mümkün ama bu karşılaşmanın yarattığı öfke patlaması geçtiğinde biz hangisini seçeceğiz? Onu insanlık suçu işlemiş, korkunç bir yaratık olarak mı, yoksa yardıma muhtaç bir yaşlı olarak mı görerek o otelden ayrılacağız?Aramızda Bir Bahçe Yakınlığı’nda da aynı estetiğin daha gelişmiş bir halini görüyoruz, ilkine göre daha güçlü bir toplam bu, taklit edilmesi zor bir seviyede, sıkışmışlığın mutsuz damarına rağmen hayatı yeniden, incelikle var etmek isteyen benzer bir tavır söz konusu. Bu tavrın kapsayıcılığı sanıldığından daha geniş, gerektiğinde mizaha, alaycılığa da göz kırpıyor demek yanlış olmaz. “Onnik Usta” ve “Eski Bir Hikâye” gibi öykülerle eski yazarlara selam duran, “Samet’i Kurtarmak” öyküsündeki gibi kalabalık kadrolu, ve neredeyse tamamına yakını diyaloglardan oluşan öykülerin de yeri var bu toplamda. Öykü evrenini incelediğimizde içinde belli bir iddiayı, farklı bir kabiliyeti barındıran ve ısrarla devam eden insancıl bir tavır insanın gözüne çarpıyor.
Avukatın işkenceci komutana karşı tavrı, Çiyil Kurtuluş’un her iki öykü kitabında koruduğu üslubun bir özeti olarak da okunabilir. Bu tavrın aldatıcı bir biçimde cesur ve tehlikeli sayılabildiğini düşünebilir insan. Bunca insani duygunun, doğaya dönüklüğün, insandan vazgeçmeyişin anlatısı edebiyat dünyası içinde kendine nasıl bir yer bulacak? Sözcük oyunlarına yer vermeden, doğrudan insanın en tanıdık hallerine odaklanarak yeni bir anlatı kurmak mümkün mü?Öyküler bir fotoğraf çekimini andırırken okura geleneksel formda ve anlamda bir öykü biçimi sunmayabilir. Öyküleri, kimi zaman yan masaya konmuş hareketsiz bir kameradan izler gibi okumak mümkün. Bazen sadece başlangıcından, kimi zamansa akışın en sonundan yakalanan çarpışma anlarından kesitler izliyorsunuz. “Aşk denen bir şey var” öyküsünde olduğu gibi, tam hikâyenin açılacağı, o önemli konuşmanın gerçekleşeceği anda kamera geri çekiliyor, ortada gerçekleşmesi beklenen o konuşma yok, bir türlü gelmiyor ve aslında gelmesine de gerek yok. Öyküden anlamamız gerekeni çoktan anlamamızı sağlayan bir yapı var. Değişik bir denge hâkim.“Basit Bir Hesaplaşma” yirmi beş öyküden biri yalnızca. Aramızda Bir Bahçe Yakınlığı, aynı zamanda aşkın yoğunluğunu ve güzelliğini anlatabilmenin de güzel bir örneği olarak görülebilecek bir kitap. “Karadut Mevsimi”ni okuduğumda kalan tat, siyah beyaz bir filmin sonunda yaşadığım duyguya eşti. Kadın ile erkek arasında oynanan bir oyun var, muzip bir anlaşma bu. Birbirine “siz” diye hitap eden bir çiftin aslında bir tanışıklığı olduğunu bir süre sonra dikkatli okuyunca anlıyorsunuz. “Siz” ile devam eden diyalog en sonunda “Beni öpmeyecek misin?” sorusuyla sonlanıyor, sizden sen diline geçmekle taşınan duygular ve anlatımla eş zamanlı yükselen metin. “Aşk ve Korku Üzerine Yazılmış Üç Kısa Hikaye”de söylenmeyenlerin yoğunluğunu, söylenemeyecek olmasından kaynaklı gücünü hissediyorsunuz. Binlerce kez anlatılmış bu iki konuda yeniden ve güçlü bir biçimde, oldukça nitelikli bir okur keyfi sunarak öykü okutabilmek zor. Yalnızca aşk değil, aile içinde, en yakınlarımızla kurduğumuz sevgi, sevgisizlik, özlem, çaresizlik hallerine dair öyküleri de okuyoruz. Bir hastadan cesede dönüşüveren babayı ve bu çıplak dönüşümün şokunu onu öpmeyi ihmal etmeden uğurlayan iki kardeşin hazırlıksızlığını, çatışmasını (“Kim Yalnız”), hastalıkla aklı gidip gelen ve bir masal anlatısına gizlenmiş büyükanneyi (“Gündüz Uykusu”), depremde ölen babasına ne kadar yalnız olduğunu ve onu çok özlediğini anlatabilen yetişkinleri okuyarak bitiriyoruz (“Batma be Güneş Batma”) bu kitabı. Zorunlu ilişkilerin sıkışmışlığında anlatıcıların ve anlatılan insanların maskeleri aralanırken yalnızlığını coşkuyla, olgunlukla, işte hayat böyle bir şey diyerek kucaklamayı bilen kadınlar da var günün sonunda (“Kavuşmak bir Kadeh”).
Ritmi kaybetmeden karakterlerin iç sesini anlayabildiğimiz akıcı bir anlatım kurmak, oldukça kolay ve konuşur gibi yazmak diye görülebilir. Oysa cümleleri çeşitlendirebilmek, düşünceyi ve anlatımı da beraberinde belli bir niteliğe yükseltebilmek göründüğünden çok daha zor. Aramızda Bir Bahçe Yakınlığı baştan sona bu akıcılıkta okunacak öykülerden oluşurken, özellikle “Portakal” ve “Emoji Amor” öykülerinin ritmi ve özgünlüğü benzersiz.
Giverny’deki su nilüferlerini izler gibi, zarafetin ardında duran acıyı, yalnızlığı, hayatı bilen gözlerin işaret ettiği görüntüleri yeni anlatım biçimleriyle izliyoruz. Monet’nin Birinci Dünya Savaşı’nın toplu kıyımının ortasında kendi yarattığı bahçesine kapanıp durmadan değişen ışığın altında nilüferleri defalarca resmetmesini düşünüyorum. Bu seçimiyle bize doğada, çiçeklerde bulduğu aşka, sevince, acıya ve umuda daha yakından bakmamızı istiyordu. Çiyil Kurtuluş’un üslubu da bana nilüferleri anımsatıyor. İlişkilere, her türlü insan ilişkisine dönerek ıhlamur ağacına, manolyaya, saça iliştirilen bir gonca güle, portakallara, milyonları başka milyonlardan ayıran dereotu sevgimize, papatyalara inatla, yeniden bakmamızı istiyor. Işığın durmadan değiştiğini, her resmin aynı olmadığını, her mutsuz ailenin kendine özgü mutsuzluğunu kendimize göre anlatmanın yollarını bulmamız gerek.
Aramızda bir Bahçe Yakınlığı, birbirimize sandığımızdan çok daha yakın olduğumuzu anlatıyor. Yalnızlığımızı haykırmaya, kavuşmanın hayaline, birbirimizi doyasıya sevmeye, sevilmeye ne çok ihtiyacımız var. Edebiyat bunu bize anlatmayacaksa yüz, iki yüz yıl sonra bile bunu yeniden hatırlatmayacaksa ona ne gerek var. Neyse ki biz artık biliyoruz.
Warning: Trying to access array offset on false in /home/notoskitap/public_html/wp-content/plugins/nm-custom-code/includes/post-social-share.php on line 16
İlke Kamar, BirGün Kitap, 12 Haziran 2020 Paulina Flores hikâyelerinde, günlük deneyimleri özellikle çocukların ve ergenlerin öznel bir bakış açısıyla anlatıyor. Dili o kadar samimi ki, kitabı bitirdikten sonra da karakterler sizle yaşamayı sürdürüyor Modern zamanların belki de en önemli sorunlarından biri kayıtsızlık! Ama daha önemlisi bu kayıtsızlığa karşı utanç hissinin oluşmaması. Edebiyat kimi zaman …
Erhan Tekten, Hürriyet Kitap Sanat, 15 Mayıs 2020 Şilili genç yazar Paulina Flores, tüm dünyada dikkat çeken ilk öykü kitabı ‘Ne Rezalet’te sınıflar ve cinsiyetler arasındaki mücadeleleri, erkeklerinden kopmuş kadınları, masumiyeti kaybetmenin deneyimini, ebeveynlerin hem fedakârlıklarını hem de korkunç hatalarını taptaze ve etkili bir dille anlatıyor. Latin Amerika’nın batısında yaşayan yerli Kızılderili halkı Aymanaların dilinde …
Öznur Yalgın, Oggito, 20 Mayıs 2020 “Bir öğretmen ilgisini çekmeyen, bir şekilde kendisine önemli gelmeyen kitaplarla asla çalışmamalı.” Zambra hakkında yazmak zor. Tarife sığmayan, türleri zorlayan metinlerin yaratıcısı o. Onun herhangi bir kitabı üzerine yazmanın sıkıntısı tam da burada başlar. Her ne dersek diyelim, tanımlamanın güçlüğü karşılar bizi. Bu kitaba deneme, anlatı, öykü, otobiyografi demek …
Semih Gümüş, Radikal Kitap, 12 Mayıs 2013 Bir aşk hikâyesi: yavan bir söz aslında. Bonzai’de de, Eve Dönmenin Yolları’nda da iki benzersiz aşk hikâyesi yazmış Alejandro Zambra. Alejandro Zambra’nın yazdıklarını okudukça, edebiyatın ne olduğuna ilişkin bilgimizin hep sınırlı kaldığını görüyorum. Latin Amerika edebiyatında genç kuşakların büyülü gerçekçiliğin sınırlarının dışına çıktığını görüyoruz. Orada da kendilerini geleneksel …
İncelikleri kucaklayarak yeni bir anlatı kurmak
Öznur Yalgın, Gazete Duvar, 6 Şubat 2020
Çiyil Kurtuluş’un yeni öykü kitabı “Aramızda bir Bahçe Yakınlığı” Notos Kitap tarafından yayımlandı. Gerektiğinde mizaha, alaycılığa da göz kırpan Kurtuluş, sıkışmışlığın mutsuz damarına rağmen hayatı yeniden, incelikle var etmek isteyen bir tavırla öykülerini sürdürüyor.
Öyküler neyi anlatır? Bu fazlasıyla geniş ve bağlamından koparıldığında boşluğa düşen bir soru. Böyle kapsamlı bir biçimde sorulduğunda yanıtlaması elbette kolay değil. Bir yazar öykülerini niye o üslupta kurar, niye o dili seçer, neden başka ayrıntıları değil de, özellikle bu ayrıntıları okura vermiştir? Niye bu karakterler ve neden bu anlatıcı?
Çiyil Kurtuluş’un ikinci öykü kitabı Aramızda Bir Bahçe Yakınlığı’nı aklımda bu sorularla okuyorum. İlk öykü kitabı, Kasırga ve Yabanmersinleri özenli, yalın bir dille yazılmış öykülerden oluşuyordu. Bu öykü evreninde duygular, anlar, karşılaşmalar, ikili ilişkiler önemliydi. Öykülerin anlatım biçiminde ve dilinde kendine özgü bir estetik vardı.
İnsana karşı değil, insandan yana olmak, insani bir iyimserlik ilk başta yadırgatıcı gelebilir. İnsanlığın en korkunç kötülükleriyle bile yüzleşildiğinde (avukatın işkencecisiyle karşılaştığı öykü – “Basit Bir Hesaplaşma”) olası bir çatışmanın insani bir jestle –en azından o an için– yatışması örneğinde olduğu gibi. Hayatını çalan ve ona bunca acıyı çektirmiş kişiyi otelde gördüğünde travmasının su yüzüne çıktığını düşündüğümüz avukat, öykünün sonunda artık elden ayaktan düşmenin eşiğindeki işkenceci komutanın bastonunu yerden alır. Eski zamanın işkencecisi şimdi belki de/aynı zamanda güçten düşmüş, zamanı geçmiş bir yaşlıdır. Her iki bakışla da bakmak mümkün ama bu karşılaşmanın yarattığı öfke patlaması geçtiğinde biz hangisini seçeceğiz? Onu insanlık suçu işlemiş, korkunç bir yaratık olarak mı, yoksa yardıma muhtaç bir yaşlı olarak mı görerek o otelden ayrılacağız?Aramızda Bir Bahçe Yakınlığı’nda da aynı estetiğin daha gelişmiş bir halini görüyoruz, ilkine göre daha güçlü bir toplam bu, taklit edilmesi zor bir seviyede, sıkışmışlığın mutsuz damarına rağmen hayatı yeniden, incelikle var etmek isteyen benzer bir tavır söz konusu. Bu tavrın kapsayıcılığı sanıldığından daha geniş, gerektiğinde mizaha, alaycılığa da göz kırpıyor demek yanlış olmaz. “Onnik Usta” ve “Eski Bir Hikâye” gibi öykülerle eski yazarlara selam duran, “Samet’i Kurtarmak” öyküsündeki gibi kalabalık kadrolu, ve neredeyse tamamına yakını diyaloglardan oluşan öykülerin de yeri var bu toplamda. Öykü evrenini incelediğimizde içinde belli bir iddiayı, farklı bir kabiliyeti barındıran ve ısrarla devam eden insancıl bir tavır insanın gözüne çarpıyor.
Avukatın işkenceci komutana karşı tavrı, Çiyil Kurtuluş’un her iki öykü kitabında koruduğu üslubun bir özeti olarak da okunabilir. Bu tavrın aldatıcı bir biçimde cesur ve tehlikeli sayılabildiğini düşünebilir insan. Bunca insani duygunun, doğaya dönüklüğün, insandan vazgeçmeyişin anlatısı edebiyat dünyası içinde kendine nasıl bir yer bulacak? Sözcük oyunlarına yer vermeden, doğrudan insanın en tanıdık hallerine odaklanarak yeni bir anlatı kurmak mümkün mü?Öyküler bir fotoğraf çekimini andırırken okura geleneksel formda ve anlamda bir öykü biçimi sunmayabilir. Öyküleri, kimi zaman yan masaya konmuş hareketsiz bir kameradan izler gibi okumak mümkün. Bazen sadece başlangıcından, kimi zamansa akışın en sonundan yakalanan çarpışma anlarından kesitler izliyorsunuz. “Aşk denen bir şey var” öyküsünde olduğu gibi, tam hikâyenin açılacağı, o önemli konuşmanın gerçekleşeceği anda kamera geri çekiliyor, ortada gerçekleşmesi beklenen o konuşma yok, bir türlü gelmiyor ve aslında gelmesine de gerek yok. Öyküden anlamamız gerekeni çoktan anlamamızı sağlayan bir yapı var. Değişik bir denge hâkim.“Basit Bir Hesaplaşma” yirmi beş öyküden biri yalnızca. Aramızda Bir Bahçe Yakınlığı, aynı zamanda aşkın yoğunluğunu ve güzelliğini anlatabilmenin de güzel bir örneği olarak görülebilecek bir kitap. “Karadut Mevsimi”ni okuduğumda kalan tat, siyah beyaz bir filmin sonunda yaşadığım duyguya eşti. Kadın ile erkek arasında oynanan bir oyun var, muzip bir anlaşma bu. Birbirine “siz” diye hitap eden bir çiftin aslında bir tanışıklığı olduğunu bir süre sonra dikkatli okuyunca anlıyorsunuz. “Siz” ile devam eden diyalog en sonunda “Beni öpmeyecek misin?” sorusuyla sonlanıyor, sizden sen diline geçmekle taşınan duygular ve anlatımla eş zamanlı yükselen metin. “Aşk ve Korku Üzerine Yazılmış Üç Kısa Hikaye”de söylenmeyenlerin yoğunluğunu, söylenemeyecek olmasından kaynaklı gücünü hissediyorsunuz. Binlerce kez anlatılmış bu iki konuda yeniden ve güçlü bir biçimde, oldukça nitelikli bir okur keyfi sunarak öykü okutabilmek zor. Yalnızca aşk değil, aile içinde, en yakınlarımızla kurduğumuz sevgi, sevgisizlik, özlem, çaresizlik hallerine dair öyküleri de okuyoruz. Bir hastadan cesede dönüşüveren babayı ve bu çıplak dönüşümün şokunu onu öpmeyi ihmal etmeden uğurlayan iki kardeşin hazırlıksızlığını, çatışmasını (“Kim Yalnız”), hastalıkla aklı gidip gelen ve bir masal anlatısına gizlenmiş büyükanneyi (“Gündüz Uykusu”), depremde ölen babasına ne kadar yalnız olduğunu ve onu çok özlediğini anlatabilen yetişkinleri okuyarak bitiriyoruz (“Batma be Güneş Batma”) bu kitabı. Zorunlu ilişkilerin sıkışmışlığında anlatıcıların ve anlatılan insanların maskeleri aralanırken yalnızlığını coşkuyla, olgunlukla, işte hayat böyle bir şey diyerek kucaklamayı bilen kadınlar da var günün sonunda (“Kavuşmak bir Kadeh”).
Ritmi kaybetmeden karakterlerin iç sesini anlayabildiğimiz akıcı bir anlatım kurmak, oldukça kolay ve konuşur gibi yazmak diye görülebilir. Oysa cümleleri çeşitlendirebilmek, düşünceyi ve anlatımı da beraberinde belli bir niteliğe yükseltebilmek göründüğünden çok daha zor. Aramızda Bir Bahçe Yakınlığı baştan sona bu akıcılıkta okunacak öykülerden oluşurken, özellikle “Portakal” ve “Emoji Amor” öykülerinin ritmi ve özgünlüğü benzersiz.
Giverny’deki su nilüferlerini izler gibi, zarafetin ardında duran acıyı, yalnızlığı, hayatı bilen gözlerin işaret ettiği görüntüleri yeni anlatım biçimleriyle izliyoruz. Monet’nin Birinci Dünya Savaşı’nın toplu kıyımının ortasında kendi yarattığı bahçesine kapanıp durmadan değişen ışığın altında nilüferleri defalarca resmetmesini düşünüyorum. Bu seçimiyle bize doğada, çiçeklerde bulduğu aşka, sevince, acıya ve umuda daha yakından bakmamızı istiyordu. Çiyil Kurtuluş’un üslubu da bana nilüferleri anımsatıyor. İlişkilere, her türlü insan ilişkisine dönerek ıhlamur ağacına, manolyaya, saça iliştirilen bir gonca güle, portakallara, milyonları başka milyonlardan ayıran dereotu sevgimize, papatyalara inatla, yeniden bakmamızı istiyor. Işığın durmadan değiştiğini, her resmin aynı olmadığını, her mutsuz ailenin kendine özgü mutsuzluğunu kendimize göre anlatmanın yollarını bulmamız gerek.
Aramızda bir Bahçe Yakınlığı, birbirimize sandığımızdan çok daha yakın olduğumuzu anlatıyor. Yalnızlığımızı haykırmaya, kavuşmanın hayaline, birbirimizi doyasıya sevmeye, sevilmeye ne çok ihtiyacımız var. Edebiyat bunu bize anlatmayacaksa yüz, iki yüz yıl sonra bile bunu yeniden hatırlatmayacaksa ona ne gerek var. Neyse ki biz artık biliyoruz.
Warning: Trying to access array offset on false in /home/notoskitap/public_html/wp-content/plugins/nm-custom-code/includes/post-social-share.php on line 16
İlgili Yazılar
Paulina Flores’ten: Ne Rezalet
İlke Kamar, BirGün Kitap, 12 Haziran 2020 Paulina Flores hikâyelerinde, günlük deneyimleri özellikle çocukların ve ergenlerin öznel bir bakış açısıyla anlatıyor. Dili o kadar samimi ki, kitabı bitirdikten sonra da karakterler sizle yaşamayı sürdürüyor Modern zamanların belki de en önemli sorunlarından biri kayıtsızlık! Ama daha önemlisi bu kayıtsızlığa karşı utanç hissinin oluşmaması. Edebiyat kimi zaman …
‘Dünyanın bitimi’nden gelen etkili öyküler
Erhan Tekten, Hürriyet Kitap Sanat, 15 Mayıs 2020 Şilili genç yazar Paulina Flores, tüm dünyada dikkat çeken ilk öykü kitabı ‘Ne Rezalet’te sınıflar ve cinsiyetler arasındaki mücadeleleri, erkeklerinden kopmuş kadınları, masumiyeti kaybetmenin deneyimini, ebeveynlerin hem fedakârlıklarını hem de korkunç hatalarını taptaze ve etkili bir dille anlatıyor. Latin Amerika’nın batısında yaşayan yerli Kızılderili halkı Aymanaların dilinde …
Zambra’nın Serbest Kürsü’sü: Hayata ve Edebiyata Samimi, Sahici Bir Bakış
Öznur Yalgın, Oggito, 20 Mayıs 2020 “Bir öğretmen ilgisini çekmeyen, bir şekilde kendisine önemli gelmeyen kitaplarla asla çalışmamalı.” Zambra hakkında yazmak zor. Tarife sığmayan, türleri zorlayan metinlerin yaratıcısı o. Onun herhangi bir kitabı üzerine yazmanın sıkıntısı tam da burada başlar. Her ne dersek diyelim, tanımlamanın güçlüğü karşılar bizi. Bu kitaba deneme, anlatı, öykü, otobiyografi demek …
Küçük hayatlar
Semih Gümüş, Radikal Kitap, 12 Mayıs 2013 Bir aşk hikâyesi: yavan bir söz aslında. Bonzai’de de, Eve Dönmenin Yolları’nda da iki benzersiz aşk hikâyesi yazmış Alejandro Zambra. Alejandro Zambra’nın yazdıklarını okudukça, edebiyatın ne olduğuna ilişkin bilgimizin hep sınırlı kaldığını görüyorum. Latin Amerika edebiyatında genç kuşakların büyülü gerçekçiliğin sınırlarının dışına çıktığını görüyoruz. Orada da kendilerini geleneksel …