“Gökler insancıl değil, ne üstümdeki ne altımdaki ne de içimdeki yaşam öyle.”
Çek yazar Bohumil Hrabal’ın Gürültülü Yalnızlık romanının kahramanı Hanta’nın ağzından dökülen bu söz akla doğal olarak “İnsancıl olan nedir?” sorusunu getirebilir. Gerçi yapıtta mesafe kat ederken vardığımız bu sayfada artık Hanta’nın bu konudaki görüşünü tamı tamına olmasa da ne demek istediğiyle ilgili fikir yürütebiliriz. Hanta yapayalnızdır, arada sırada mahzende sesini duyduğumuz şefi ve dayısı dışında görünürde kimsesi yok, tabii bunlar da kimsesi sayılıyorsa. Bir süre sonra dayısını da kaybeder, emekliliği yaklaştığına göre yakında şefini de, gerçi şefi denilen kişi o kadar da umurunda değil, oysa ömrünü birlikte tükettiği pres makinesini en azından yanında götürmenin hayalini kuruyor.
Nazilerin hakimiyetinin olduğu Prag’da bir mahzende kağıt presçisi olarak çalışan Hanta otuz beş yılını burada geçirmiştir. Bu zamana kadar imha edilmesi için elinin altından binlerce tanınmış yazarın kitapları ve tanınmış ressamların tablolarının reprodüksiyonları geçer.
Tabii Hanta bu kitapların hepsine kıymayı göze alamaz, bazılarını evine götürür.
Evi o kadar kitapla dolar ki aralarında hareket etmek bile zorlaşır (hangi okurun hayali bu olmaz ki, ağzınızın suyunun aktığını görebiliyorum).
Hanta’nın bu kitaplarla teması sadece onların imha edilmesini engellemek değil, çoğunu engelleyemiyor zaten, okuyor da.
Tahmin edebileceğiniz gibi karşımızda kitaplar konusunda Borges’ten bile daha tutkulu bir hayatı yaşayan büyük bir okur var aslında.
“Çünkü ben hiç yalnız değilim, sadece tek başımayım, düşüncelerin kalabalıklaştırdığı bir yalnızlığın içinde yaşarım; bir bakıma ilksizliğin ve sonsuzluğun donkişotuyum, ilksizliğin ve sonsuzluğun benim gibilere bir zaafı var galiba.”
İlksizliğin ve sonsuzluğun onun gibilere zaafı olup olmadığının yanıtını veremem, ancak iyi bir okur olan Hanta’ın yalnız olmadığını iddia edebilirim, Schonperhauer, Kant, Nietzsche ve daha başkaları mahzeninde hep ona eşlik eder. Hatta Lao Tzu ve İsa ete kemiğe bile bürünürler.
Tamam, Hanta sıradan bir kağıt presçisi ya da kitap imhacısı değil, kabul ediyorum; onları okumakla kalmaz içlerine girer, damarlarında dolaşır ve öyle bir hâl alır ki imha ederken bile adeta kutsar. İster istemez insanın aklına şu kanı düşer: Yaşamın ve ölümün kendisini belki de en çok cellatlar anlamıştır, zira kimse onlar kadar yaşama ve ölüme bu denli yakın durmamıştır. Tabii bu benim görüşüm, en azından Çek yazar Hrabal’ın Gürültülü Yalnızlık romanını okurken bu yargıyı bir süreliğine de olsa içimde barındırdığımı söylemeliyim. Bu yargıdan yola çıkarak kitap imhacısından daha fazla kitabın değerini kim bilebilir, soruyorum; tabii tersi de sorulabilir, bu da size kalmış.
Peki “İnsancıl olan nedir?” sorumuza dönecek olursak yine, belki de bunun yanıtı Hanta’nın mahzeninde gerçekten de yoktu.
Evet, kitaplar içinde yaşayanları taşır, ancak onlara dokunan bir el olmadan nefes alamazlar. Hanta o kağıtların sadece bir yığından ibaret olmadığını, içlerine bakıldığında canlandıklarını, nefes aldıklarını gösterir bize.
Yani diyeceğim o ki, Hanta “Gökler insancıl değil” derken, “çünkü orada yıkım vardır” der; “ama aynı zamanda o mahzen de yaşanılır gibi değildir” der, zira “aynı kıyım burada da devam etmektedir” der.
O halde Hrabal’ın bahsettiği insancıl olan tek şey kitaptır ve okurun ona temasıdır belki de.
Sonuç olarak Hrabal Gürültülü Yalnızlık romanında bir kitap imhacısının (kağıt presçisi) yaşadıklarını anlatıyor gibi görünse de aslında iyi okur denilen kişinin özelliklerini, kitapla olan temasını ve iç dünyasını anlatan bir yapıt ve tabii karşımıza Hanta adında bir kitap tapıcısını bırakarak.
Warning: Trying to access array offset on false in /home/notoskitap/public_html/wp-content/plugins/nm-custom-code/includes/post-social-share.php on line 16
Melisa Kesmez, Sabit Fikir, 4 Temmuz 2013 Zambra muhteşem karakterler yaratmanın peşine düşmüyor. Onun karakterleri sıradan olmalarıyla akılda kalıyor. Yazı yazmanın doğasına dair tonla enteresan mesele içinde bir tanesi -son dönemde denk geldiğim kitaplardan olacak- özellikle meşgul ediyor aklımı. O da, bir kitabın ne kadar kurmaca olursa olsun, hayatın süreğenliği içinde yaratılan bir şey olması …
Fulya Kılınçarslan, Oggito, 23 Ağustos 2020 Görünür olmak, sahnede olmak bugün perde arkasında olmaya göre çok daha kazançlı. Özcan Yılmaz’ın Notos Kitap tarafından henüz yayımlanan öykü kitabı Akıp Giden Günlerimiz, son yıllarda yayımlanan nitelikli öykü kitaplarından biri. İlk göze çarpan, konu olarak seçilen içeriklerin ele alınış tarzı ve kurmacayı oluşturan öğelerin içerikle paralellik arz edecek biçimde …
Ayşen Güven, Posta, 4 Kasım 2017 “Okurken huzur bulmak, alışıldık ve güvenli yaşantılarımızı doğrulamak mı istiyoruz yoksa yeni bir deneyim ve anlam mı arıyoruz?” İspanyolca yazan en iyi romancılar arasında gösterilen Carlos Labbé, Türkçeye kazandırılan ilk romanı üzerine bir söyleşide bunu soruyor. Sahiden derdimiz ne? Tür tartışması çaresiz “Loquela-Sayıklama” karşısında. Çünkü edebi türlerin hep beraber dans …
A. Ömer Türkeş, Hürriyet Kitap Sanat, 19 Şubat 2021 İspanyol edebiyatının 21. yüzyıldaki önemli temsilcilerinden Andres Barba, ‘Işıklar Ülkesi’nde 32 sokak çocuğunu ölüme götüren süreci anlatıyor. Kısa, basit ama şaşırtıcı ve çarpıcı hikâyesiyle heyecan verici bir roman. Trajik sonunu daha baştan ilan eden bir cümleyle adım atıyoruz ‘Işıklar Ülkesi’ne: “San Cristobal’da hayatını yitiren otuz iki …
Bohumil Hrabal’in “Gürültülü Yalnızlık” romanı ya da kitap tapıcısı
Sedat Sezgin, Edebiyat Haber, 6 Kasım 2019
“Gökler insancıl değil, ne üstümdeki ne altımdaki ne de içimdeki yaşam öyle.”
Çek yazar Bohumil Hrabal’ın Gürültülü Yalnızlık romanının kahramanı Hanta’nın ağzından dökülen bu söz akla doğal olarak “İnsancıl olan nedir?” sorusunu getirebilir. Gerçi yapıtta mesafe kat ederken vardığımız bu sayfada artık Hanta’nın bu konudaki görüşünü tamı tamına olmasa da ne demek istediğiyle ilgili fikir yürütebiliriz. Hanta yapayalnızdır, arada sırada mahzende sesini duyduğumuz şefi ve dayısı dışında görünürde kimsesi yok, tabii bunlar da kimsesi sayılıyorsa. Bir süre sonra dayısını da kaybeder, emekliliği yaklaştığına göre yakında şefini de, gerçi şefi denilen kişi o kadar da umurunda değil, oysa ömrünü birlikte tükettiği pres makinesini en azından yanında götürmenin hayalini kuruyor.
Nazilerin hakimiyetinin olduğu Prag’da bir mahzende kağıt presçisi olarak çalışan Hanta otuz beş yılını burada geçirmiştir. Bu zamana kadar imha edilmesi için elinin altından binlerce tanınmış yazarın kitapları ve tanınmış ressamların tablolarının reprodüksiyonları geçer.
Tabii Hanta bu kitapların hepsine kıymayı göze alamaz, bazılarını evine götürür.
Evi o kadar kitapla dolar ki aralarında hareket etmek bile zorlaşır (hangi okurun hayali bu olmaz ki, ağzınızın suyunun aktığını görebiliyorum).
Hanta’nın bu kitaplarla teması sadece onların imha edilmesini engellemek değil, çoğunu engelleyemiyor zaten, okuyor da.
Tahmin edebileceğiniz gibi karşımızda kitaplar konusunda Borges’ten bile daha tutkulu bir hayatı yaşayan büyük bir okur var aslında.
“Çünkü ben hiç yalnız değilim, sadece tek başımayım, düşüncelerin kalabalıklaştırdığı bir yalnızlığın içinde yaşarım; bir bakıma ilksizliğin ve sonsuzluğun donkişotuyum, ilksizliğin ve sonsuzluğun benim gibilere bir zaafı var galiba.”
İlksizliğin ve sonsuzluğun onun gibilere zaafı olup olmadığının yanıtını veremem, ancak iyi bir okur olan Hanta’ın yalnız olmadığını iddia edebilirim, Schonperhauer, Kant, Nietzsche ve daha başkaları mahzeninde hep ona eşlik eder. Hatta Lao Tzu ve İsa ete kemiğe bile bürünürler.
Tamam, Hanta sıradan bir kağıt presçisi ya da kitap imhacısı değil, kabul ediyorum; onları okumakla kalmaz içlerine girer, damarlarında dolaşır ve öyle bir hâl alır ki imha ederken bile adeta kutsar. İster istemez insanın aklına şu kanı düşer: Yaşamın ve ölümün kendisini belki de en çok cellatlar anlamıştır, zira kimse onlar kadar yaşama ve ölüme bu denli yakın durmamıştır. Tabii bu benim görüşüm, en azından Çek yazar Hrabal’ın Gürültülü Yalnızlık romanını okurken bu yargıyı bir süreliğine de olsa içimde barındırdığımı söylemeliyim. Bu yargıdan yola çıkarak kitap imhacısından daha fazla kitabın değerini kim bilebilir, soruyorum; tabii tersi de sorulabilir, bu da size kalmış.
Peki “İnsancıl olan nedir?” sorumuza dönecek olursak yine, belki de bunun yanıtı Hanta’nın mahzeninde gerçekten de yoktu.
Evet, kitaplar içinde yaşayanları taşır, ancak onlara dokunan bir el olmadan nefes alamazlar. Hanta o kağıtların sadece bir yığından ibaret olmadığını, içlerine bakıldığında canlandıklarını, nefes aldıklarını gösterir bize.
Yani diyeceğim o ki, Hanta “Gökler insancıl değil” derken, “çünkü orada yıkım vardır” der; “ama aynı zamanda o mahzen de yaşanılır gibi değildir” der, zira “aynı kıyım burada da devam etmektedir” der.
O halde Hrabal’ın bahsettiği insancıl olan tek şey kitaptır ve okurun ona temasıdır belki de.
Sonuç olarak Hrabal Gürültülü Yalnızlık romanında bir kitap imhacısının (kağıt presçisi) yaşadıklarını anlatıyor gibi görünse de aslında iyi okur denilen kişinin özelliklerini, kitapla olan temasını ve iç dünyasını anlatan bir yapıt ve tabii karşımıza Hanta adında bir kitap tapıcısını bırakarak.
Warning: Trying to access array offset on false in /home/notoskitap/public_html/wp-content/plugins/nm-custom-code/includes/post-social-share.php on line 16
İlgili Yazılar
Hayat nerede biter, roman nerede başlar?
Melisa Kesmez, Sabit Fikir, 4 Temmuz 2013 Zambra muhteşem karakterler yaratmanın peşine düşmüyor. Onun karakterleri sıradan olmalarıyla akılda kalıyor. Yazı yazmanın doğasına dair tonla enteresan mesele içinde bir tanesi -son dönemde denk geldiğim kitaplardan olacak- özellikle meşgul ediyor aklımı. O da, bir kitabın ne kadar kurmaca olursa olsun, hayatın süreğenliği içinde yaratılan bir şey olması …
Özcan Yılmaz: “Gerçek hayatta baş edemediğim şeyleri öykülerde alaşağı etmek ya da onlarla uğraşmak…” (Söyleşi)
Fulya Kılınçarslan, Oggito, 23 Ağustos 2020 Görünür olmak, sahnede olmak bugün perde arkasında olmaya göre çok daha kazançlı. Özcan Yılmaz’ın Notos Kitap tarafından henüz yayımlanan öykü kitabı Akıp Giden Günlerimiz, son yıllarda yayımlanan nitelikli öykü kitaplarından biri. İlk göze çarpan, konu olarak seçilen içeriklerin ele alınış tarzı ve kurmacayı oluşturan öğelerin içerikle paralellik arz edecek biçimde …
Sayıklayan kim?
Ayşen Güven, Posta, 4 Kasım 2017 “Okurken huzur bulmak, alışıldık ve güvenli yaşantılarımızı doğrulamak mı istiyoruz yoksa yeni bir deneyim ve anlam mı arıyoruz?” İspanyolca yazan en iyi romancılar arasında gösterilen Carlos Labbé, Türkçeye kazandırılan ilk romanı üzerine bir söyleşide bunu soruyor. Sahiden derdimiz ne? Tür tartışması çaresiz “Loquela-Sayıklama” karşısında. Çünkü edebi türlerin hep beraber dans …
Ülkenin en güzel çocukları
A. Ömer Türkeş, Hürriyet Kitap Sanat, 19 Şubat 2021 İspanyol edebiyatının 21. yüzyıldaki önemli temsilcilerinden Andres Barba, ‘Işıklar Ülkesi’nde 32 sokak çocuğunu ölüme götüren süreci anlatıyor. Kısa, basit ama şaşırtıcı ve çarpıcı hikâyesiyle heyecan verici bir roman. Trajik sonunu daha baştan ilan eden bir cümleyle adım atıyoruz ‘Işıklar Ülkesi’ne: “San Cristobal’da hayatını yitiren otuz iki …