Notos Notos Kitap

"Romancı, kurmaca ortamı aracılığıyla aklı sınar. Kurmaca, dünyanın yoksun olduğu, dünyanın unutmuş olduğu, elde etmeyi umduğu, belki de hiçbir zaman erişemeyeceği şeyi yaratır."   – Carlos Fuentes, Edebiyata Övgü

Paris Dada’nın Ataları: Alfred Jarry – Süpererkek ve Makine-İnsan

Ali Artun, e-skop, 19 Mayıs 2017

 

George Grosz ve John Heartfield, “Sanat Öldü. Yaşasın Tatlin’in Yeni Makine-Sanatı” (1920).

 

Alfred Jarry’nin Kral Übü ve Doktor Faustroll‘la birlikte üç temel eserinden sonuncusu, Süpererkek (Surmâle). Jarry’nin patafizik felsefesi ve edebiyatının finali.

Süpererkek romanının kahramanı André Marcueil’in rakibi makinelerdir. Önce bisikletiyle bir yarışa katılır. Yarış, bir lokomotif ile, beş sürücülü bir bisiklet arasındadır ve “Devridaim Besini”nin mucidi ünlü bir kimyager tarafından düzenlenmiştir. Kimyager, alkol esaslı bu besini sayesinde, insan mekanizmasının uzun yolda makineden üstün olduğunu kanıtlayacaktır. Menzil 10.000 mildir ve süratin saatte 300 kilometreye vardığı olur! İşte, Marcueil de habersizce bu yarışa katılır ve hem lokomotifi hem de beş sürücülü bisikleti geçmeyi başarır. Onun davası, insan gücünün sınırlarından öteye, sayısal sonsuzluğa ulaşmaktır. Nitekim, ilerleyen günlerde Marcueil, kimyagerin kızıyla peş peşe 82 kez birleşerek inanılmaz bir rekor kırar. Bu mucize üzerine, “burjuva bilimi”, Süpererkek Mercueil’e bir ruh, bir aşk duygusu aşılama tutkusuna kapılır. Bu amaçla hemen oracıkta, iki saat içinde icat edilen bir dinamo marifetiyle Marceuil’e 11.000 voltluk bir akım verilir. Sonuç başarılıdır. Ne var ki, dinamo makinesiyle ‘birleşmesi’ sonucunda, makine Süpererkek’e değil, Süpererkek makineye ruh verir ve makine ona âşık olur!

 

Makine İnsandan Makine Sanata

Alfred Jarry’in Süpererkek romanı, 16. yüzyıldan itibaren birbirlerini izleyen bilim ve teknoloji devrimleri sonucunda, 20. yüzyıl başında uyanan makine tapınmasının bir yergisidir. Burjuvazinin rasyonalite, üretkenlik, ölçümleme, performans gibi kültleriyle alay eder. Leonardo ile başlayan makine-insan tasavvurlarını maskara eder. Aynı zamanda bir anatomi üstadı olan Leonardo, durmadan kadavraları teşrih ederken insanın bir makine olduğunu keşfeder. “İnsanın ve diğer hayvanların kuvvet ve hareketlerinin” incelenmesinde mekaniği esas alır. La Mettrie (1709-1751) İnsan: Bir Makine kitabında (1748) daha da ileri gider ve insan ruhunun da nihayetinde kaslar gibi bir yay olduğunu ‘ispat’ eder. Ayrıca ona göre, insan nasıl kaslar sayesinde yürüyorsa, beyin de kaslar sayesinde düşünür. Ereksiyona gelince, o da “güzel bir kadın görüntüsü veya düşüncesinin” beyinden başlayarak harekete geçirdiği yaylar mekanizmasının bir başarısıdır.[1] La Mettrie’nin çağdaşı ünlü filozof David Hume’a (1711-1776) gelince, onun gözünde bütün dünya, sonsuz sayıdaki küçük makinelerin birbirlerinin hareketini tamamlayarak oluşturduğu koca bir makinedir. “Tasarım Argümanı”nda da bütün evrenin bir makine olduğunu önerir. Tasarımcısı Tanrı’dır!

20. yüzyıl başında bu makine kültü, sanatı ve edebiyatı da ele geçirir. Öyle ki makine “ideal güzelliğin” ölçüsü haline gelir. Örneğin mimar ve mimarlık tarihçisi W.R. Lethaby’e göre, hiçbir mimarlık eseri bir lokomotifle boy ölçüşemez: “Modern bir lokomotifin çarpıcı vakarı, güzelliği, mükemmel uyumu ve stili, günümüzün en iyi mimarının en iyi işinden karşılaştırılamayacak ölçüde daha üstündür.”[2] Giderek avangardın kimi önderleri de makineyi putlaştıran sözler sarf ederler. Marinetti otomobilini antik şaheserlere değişmez. Le Corbusier ve Ozenfant, dergileri Le Esprit Nouveau‘da Ford otomobili, modern zamanların Pantheon’una benzetirler. Grosz ve Heartfield Birinci Enternasyonal Dada Fuarı’nda pankart açarlar: “Sanat öldü. Yaşasın Tatlin’in Yeni Makine Sanatı” (1920).

Her ne kadar kendisi de bir “bisiklet makinesi”nin esiri olsa da, Alfred Jarry makinenin, onun arkasındaki bilimsel, teknolojik totaliterliğin insanı ve sanatı ele geçirmesine direnir. Süpererkek‘te André Marceuil makinelerin pabucunu dama atmakla kalmaz, onlara ruh ve aşk duygusu aşılar. Makineleri fizikî niteliklerinden yalıtarak, onları patafizikleştirir. Arzuyla donatır. Birçok Dada sanatçısı cinselliği makineleştirirken Alfred Jarry’yi izlerler. Duchamp’ın Large Glass adıyla anılan işinde makineleşmiş olan Gelin ve onu arzulayan bekârlar “aşk benzini”yle hareket ederek cinselliğin mekanik evreninde birleşirler. Max Ernst’de ise Gelin, anatomik bir makinedir. Picabia’ya ait Parade Amoureuse resminde seks, makinelerin icraatıdır. Picabia’nın başka bir resminde ise Çıplak Durumdaki Amerikalı Genç Kız, ateşleme makinesi bir bujiden ibarettir. Man Ray’in dişisi bir el mikseri, Pierre Boucher’inki bir santraldir, Mehmet Koyunoğlu’nun “makine-insanlar”ında ise “yüzme makinesi”dir.

 

Bisikletin Patafiziği

Deleuze, “Heidegger’in Kadri Bilinmeyen Habercisi: Alfred Jarry” başlıklı yazısında Süpererkek romanına da değinir. Jarry’nin bisiklet ve onda temsil olan makine fenomenlerini nasıl hayalî birer epifenoma dönüştürdüğünden bahseder. Deleuze’e göre bu, Heidegger’in Dasein kavramına karşılık gelir. Varlık ve Zaman kitabında açıkladığı, varlığın varoluş meselesine karşılık gelir. Deleuze, Jarry’nin eserlerinin hep bilim ve teknoloji konularını uyandırdığını, Bisiklet‘in göstergesi olduğu makinelerle dolup taştığını söyler. “Bisiklet basit bir makine değildir, zamana özgü olan makinenin basit bir modelidir. Arzuyu […] tam anlamıyla teknik bir röleler yarışına (mekanik düzenekler arası bir yarışa) dönüştüren Bisiklettir. Çarkları ve zincirleriyle Bisiklet, teknolojinin özüdür.” Süpererkek romanında makineyle insan arasındaki ilişki tersine döner: “Makine ile insan arasındaki ilişki, yerini makine ile insanın Varlığı (Dasein veya Süpererkek) arasındaki ilişkiye bırakır. Ve bu ilişkide insanın Varlığı makineden daha güçlüdür ve onu ‘ateşlemeyi’ başarır. Süpererkek artık kadınla erkek arasındaki ayrımın farkında olmayan insanın Varlığıdır: kadın tamamıyla makine tarafından soğurulmuştur ve bakir olan kendi başına erkektir; Varlık-Gücü de kendi başına erkektir.” Deleuze’e göre teknik bir makinenin, bir ‘arzu makinesi’ne dönüşümü, teknolojiden şiirselliğe geçişi ifade eder.[3]

 

Zaman Makinesi

1898 sonunda, Alfred Jarry’nin de yazarlarından olduğu, sembolist hareketin dergilerinden Mercure de France, H.G.Wells’in ünlü Zaman Makinesi romanını tefrika etmeye başlar. Jarry’nin “Zaman Yolculuğu Makinesinin Yapımı İçin Açıklama ve Yorumlar” başlığını taşıyan yazısı bundan bir ay sonra çıkar. Jarry yazısına, patafizik felsefesini geliştirirken yararlandığı sevgili lise hocası Henri Bergson’un, zamanın, mekânın dördüncü boyutu olmasına ilişkin fornülünü anarak başlamaktadır. Makinesini anlattığı bölümlerden sonra, yazısının sonunda, gene Bergson’a dönerek, onun “süre” (durée) kavramının bu makinenin çalışması sayesinde kolaylıkla tanımlanabileceğini açıklar: “Süre, bir ardışıklığın geri dönüşe dönüşümüdür. Yani: BİR BELLEĞİN OLUŞU.” Bu tanıma göre, makineye özgü olan hızla, insana özgü olan bellek birleşmiştir. İnsan ile makine arasındaki ayrım silinmiştir.

 

 

Alfred Jarry

Zaman Yolculuğu Makinesinin Pratik Olarak Yapımı İçin Açıklama ve Yorumlar

1898

 

I. Ortamın Doğası

Zaman’ı Mekân’ın dördüncü boyutu olarak kabul etsek de, ya da içeriği bakımından kökten farklı bir yer olduğunu düşünsek de, Zaman Yolculuğu Makinesi tasarlamak Mekân Yolculuğu Makinesi tasarlamaktan daha zahmetli değildir.

Genellikle, Zaman şöyle tarif edilir. nasıl ki Mekân cisimlerin yeriyse, Zaman da olayların yeridir. Ya da daha basit bir deyişle: Ardışıklıktır, oysa ki Mekân eşzamanlılıktır… Zaman’ın eşzamanlı her bölümü uzamdır, dolayısıyla, Mekân’ı keşfetmek için yapılmış makineler yardımıyla keşfedilebilir… Mekân ve Zaman aynı ölçüyle ölçülebilir; Mekân’ın noktalarının bilinmesi yoluyla keşif ancak Zaman boyunca yapılabilir; ve Zaman’ı ölçmek için, Zaman, kronometre kadranlarının Mekânı’na indirgenir.

II. Makine Teorisi

Bizi Süre’den (Durée) ya da Süre’nin yaşlandıran ya da gençleştiren eyleminden bağışık tutan bir Makine, […] bizi fiziksel görüngülere (fenomenlere) şeffaf kılmalıdır, bizi değiştirmeden ya da yerimizi değiştirmeden onlardan geçirmelidir… Zaman içinde hareketsiz olmak, ardışık koordinatı Kâşif’in HAREKETSİZ OLMA MAKİNESİ’nin yola çıkışı için seçtiği uzam noktası olan tüm cisimleri, tüm hareketleri ya da tüm güçleri kat etmek […] anlamına gelir. Zaman Kâşifi’nin Makinesi şöyle olmalıdır…

III. Makinenin Tarifi

Makine, bir bisikletin çelik kadrosuna benzeyen abanozdan bir kadrodan oluşur. Abanoz çubuklar, bunların arasına katılmış bakır durlarla biraraya getirilmiştir…

IV. Makinenin İşleyişi

Jirostatik hareketler sayesinde makine, Zaman’ın ardışık uzamlarına şeffaftır. Süre işlemez, ve içeriğini görüngülerden [fenomenlerden] korunarak, süresiz muhafaza eder […] Süre sürmediğinden, yolculuk sırasında […] hiç zaman geçmemiştir…

V. Makineden Görülen Zaman

Makine’ye göre iki Geçmiş Zaman olduğunu belirtelim: Bizim geçmiş zamanımızdan önceki geçmiş zaman ya da gerçek geçmiş, ve bizim Şimdiki Zamanımız geri dönerken ve Gelecek Zaman’ın tersinirliğinden başka bir şey olmayan Makine’nin inşa ettiği geçmiş zaman.

Aynı şekilde, Makine Gerçek Geçmiş Zaman’a ancak Gelecek Zaman’ı kat ettikten sonra erişebildiğinden, bizim Şimdiki Zamanımıza simetrik bir noktadan geçer; bu da, bizim Şimdiki Zamanımız gibi gelecek ile geçmiş arasında bir ölü noktadır ve ona tam olarak Hayali Şimdiki Zaman denir…

Makine’nin çalışmasından, bir süre tarifi kolaylıkla çıkartılır…

Süre, bir ardışıklığın geri dönüşe dönüşümüdür.

Yani:

BİR BELLEĞİN OLUŞU.[4]

 



[1] Julien Offray De La Mettrie, İnsan: Bir Makine (İstanbul: Havass, 1980).

[2] W.R. Lethaby, aktaran A History of Modern Movement: Art, Architecture, Design (Londra: Looking and Seeing, 1973) s. 128.

[3] Gilles Deleuze, “An Unrecognized Precursor to Heidegger: Alfred Jarry”, Essays Critical and Clinical içinde (Londra: Verso, 1998) s. 93-96.

[4] Alfred Jarry, Patafizikçi Doktor Faustroll’un Davranış ve Görüşleri, çev. Işık Ergüden (İstanbul: Sel Yayınları, 2015) s. 125-133.