Notos Notos Kitap

"Romancı, kurmaca ortamı aracılığıyla aklı sınar. Kurmaca, dünyanın yoksun olduğu, dünyanın unutmuş olduğu, elde etmeyi umduğu, belki de hiçbir zaman erişemeyeceği şeyi yaratır."   – Carlos Fuentes, Edebiyata Övgü

Öykü neye ihtiyaç duyar?

Murat Darılmaz, K24, 3 Nisan 2020

Çiyil-Kurtuluşİlk söz…

Öykü gibi bir edebiyat türünde kalem oynattıysanız işiniz zor demektir. Okur, bir öykünüzü bitirip sevdiyse diğer öykünüzü okumak için sabırsızlanacaktır. Kitaba gelince iş biraz değişir, sabırsızlığa eklenen duygular gelişir okurda; endişe ve korku gibi. Çünkü tattığı o duygunun -hadi hazzın diyelim- genelgeçer tesadüfi metinler mi olduğunu ya da yazarın bir atımlık barutu mu bulunduğunu öğrenmek ister. O, bir ‘acaba’nın peşindedir. Okumanın ötesinde öykü için biraz kalemini yontan biriyse, bu sefer de öykü izleklerinin, karakterlerinin, kurgu ve anlam yapılarının peşine düşer. Öykü öğelerinin daha iyi oluşturup oluşturmadığına bakar. Bu, bir sonrakinin kendinden öncekiyle yarışıdır; aslında yeni başlayanlar için de değil tüm yazarlar için geçerlidir. Beklenen, o çıtanın geçilmesi, en azından aynı dereceyi korunmasıdır. Altında kaldı mı fena!

Biraz böyle bekledim Çiyil Kurtuluş’un ikinci kitabını. Piyasaya çıkan ilk kitapları takip etmek, ‘kim, neler yazıyor’un peşinden gitmek, öyküye yıllarca emek veren eski kuşak öykücüleri takip etmek kadar önemli. Bütün ilk çıkan kitapları takip edip almak, okumak güç. Böyle zamanlarda biraz sezgisellik, biraz arkadaş önerileri girer işin içine. Kasırga ve Yabanmersinleri adlı ilk öykü kitabını (Dedalus Yayınları, 2017) tamamen sezgiselliğe dayanarak almış ve okumuştum. Bu ilk kitap sadeliği, samimiyeti ve sahiciliği ile beni içine çekmişti. “Kasırga ve Yabanmersinleri” çabuk okuduğum ama etkisi insanın zihninde bir süre daha dolanmaya devam eden bir kitap olmuştu benim için.

Giriş…

Aramızda Bir Bahçe Yakınlığı bir davet aslında. Kendi bahçesine davet ediyor yazar bizi. Yalın olarak yarattığı insan ilişkileri ağına ve düzenlediği bahçe partisine çağrı.

İlişki biçimlerini ortak paydaya almış Çiyil Kurtuluş. İnsan ilişkileri; kadın-erkek, evli çiftler, sevgililer, aile içi ilişkiler (anne, baba, çocuk, kız-erkek kardeşler vs…) tüm öykülerin eksenidir. Bu ilişkilere –varsıl olsun olmasın– ait atmosferleri yaşatıyor yazar. Burada küçük bir parantez açmakta yarar var; öykülerdeki karakterler ve mekanlar, sınıfsal anlamda daha çok burjuva yaşamına aitler. Çiyil Kurtuluş burjuva yaşamındaki insan ilişkilerini anlatıyor daha çok. Bu bir kusur veya ayrıcalık değil, bir gerçeklik. Oradaki çelişkileri, tutarsızlıkları, sıradanlığı, naifliği çıplak bir şekilde yansıtmaktan geri durmuyor. Yüceltmiyor, yermiyor. Sahicilikten, samimiyetten uzaklaşmadan bu öyküleri kurguluyor. Okurun gerçekte yaşayabileceği mekânlar söz konusu olsun olmasın, bir an bile yapaylığa düşmüyor. Bence bir öykü için en önemli unsur, öykünün sahicilikten uzaklaşmamasıdır. Çiyil Kurtuluş bence bunu bu öykü kitabında başarmış görünüyor. Edebiyat, genel anlamda zaten yazarın yarattığı gerçekliğin okurun gerçekliğinde karşılık bulma çabasıdır.

Karakterler…

Öykülerinde kadınlar zaman zaman ürkek görünse de hepsi özgür bireyler. Ayakları üstünde durmayı başarmış; sevgililerine, kocalarına, erkek arkadaşlarına, karşı dik, mağrur, özgürlüklerine düşkün. Hışırtı, Emoji Amor, Eşyalar ve Güller, Karadut Mevsimi, Büyükbüyük öykülerinde olduğu gibi. Bir ilişkide her zaman çekip gidebilecek, vazgeçebilecek konumdalar. Korkak sinik değiller. Biat etmeyi, kabullenmeyi, muhafaza etmeyi (muhafazakar olmayı) sevmiyorlar. Çocuklar, daha bir özlem dolu. Yaşamak isteyip de yaşayamadıkları var. Annelerine babalarına hep bir hasretler. Meraklılar aynı zamanda, öğrenmek de istiyorlar. Hayal kuran çocuklar hepsi de. Öykülerde erkek karakterler ise biraz daha ikincil planda. Bazı öykülerde kadınlara göre daha muhafazakâr. “Eşyalar ve Güller” öyküsünde olduğu gibi. “Portakal” öyküsündeki gibi şiddet eğiliminde olanlar da var. “Hışırtı” ve “Emoji Amor”da olduğu gibi kadınlarla cinsel bir ilişkiyi hedefleyenler; “Samet’i Kurtarmak”, “Karadut Mevsimi”, “Aşk Denen Bir Şey Var” öykülerinde olduğu gibi sinik –belki de daha doğru deyişle çok ön planda olmayan–erkek karakterler var. Burada gizli bir iktidar yaratma arzusu olduğunu düşünmüyorum. Öykünün kurgusu, atmosferi gereği böyle yazıldığını düşünüyorum.

Duygular, duygular…

Çiyil Kurtuluş, kırılmış, kırılmaya yüz tutmuş belki de kırılması gereken insan ilişkilerinin öykülerini anlatmayı seviyor. Hüzün barındıran öyküler büyük bir kısmı. İçlerinde çok fazla diyalogu barındırmasına rağmen (burada olumsuz bir anlam kastetmiyorum) içlerinde duygu yüklü sessizlik var. “Karadut Mevsimi” öyküsünde olduğu gibi. Öykülerden birisi kitabın adı olsaydı sanırım bu öyküyü seçerdim. İstasyon, tren gibi duygu yakınlığım olan mekânlar kullanıldığı için değil, hiç değil, anlattığı ve anlatmadığı ile etkisi belki de uzun süre gitmeyecek bir öykü olduğu için. İstasyonda ıhlamurlar altında bankta oturan bir adamın yanına valizi ile bir kadının gelmesi ile geçen diyalogtur öyküyü başlatan. İki kişinin birbirini tanımadığını varsayarız başlarken, öykü ilerledikçe bu iki kişinin aynı inşaatta çalışan iki mühendis (erkeğin mesleği net belli olmasa da mühendis olma olasılığı fazla) olduğunu, üç ay sonra evine dönen kadını ve onu uğurlamaya gelen adamı anlattığını görürüz. Adam duygusal bir bağ kurduğu kadına üç ay birlikte çalıştığı halde açılamamış. Kadın evli çünkü. “Hiç konuşmadığımız şeylerden söz etsek. Şu tatlı kadın. Ona böyle hitap ettiğinize göre başka şeyler de duymayı hak etmiyor mu?” Kadın belki de özgürlüğü arıyor, bunu tam bilemiyoruz, bize hissettirdiği bu. Adam daha mahçup, “Ne diyebilirim ki ona.” diyor. Kadın ise sanki daha cesur, belki de gitme anına denk geldiği için böyle cesurca konuşuyor, “Avuçlarınızda sakladığınız bir taş daha yok mu. Bir kuşu ürkütecek, ona neden var olduğunu hatırlatacak bir şey.” Onun açılmasını istiyor, belki de kendisine bir teklifle gelmesini. Bunların hiçbirini bilmiyoruz, her okurun kendi yorumunu yapması gerekiyor. Ve tren gelir gitmek üzereyken yine kadın bir adım öne yaklaşır, “Beni öpmeyecek misin?” İnsanın üzerinde uzun süre kalan bir etkisi var öykünün. Kolay kolay diğer öyküye geçemiyorsunuz. Bana Hemingway’in “Beyaz Fillere Benzeyen Tepeler” öyküsünü hatırlattı. Söylemedikleri yani boşlukları ve semboller (taş, kuş gibi) kullanması, o öykü ile paralellik kurmama sebep oldu.

Bazı öykülerde bizi yalnızlık karşılar. “Kim Yalnız”, “Tek Kürek”, “Samet’i Kurtarmak”, “Bu Bar Bize Gelmez”, “Kavuşmak Bir Kadeh” öykülerinde olduğu gibi. Çoklu karakterlerle, çoklu diyaloglarla verilir bu yalnızlıklar. İşin belki de büyüsü burada. Kalabalıklar içindeki o yalnızlığı öne çıkarabilmek. Çiyil Kurtuluş diyaloglarla bir duygu durumunu, insanın bir halini (yalnız, kederli, acılı vs.) vermeyi başarabiliyor. Üstü kapalı diyebileceğimiz cinselliği ise hareketlerle göstererek tadında sunuyor.

Mekanlar, semboller…

Çiyil Kurtuluş öykülerinde mekânlar farklıdır. Yat, yat limanları, malikâne, yazlık, yirmi birinci katta lüks bir daire, şehir çıkışında belki bir villa. Kullandığı semboller öyle laf olsun diye kullanılmış ayrıntılar değil, öyküye katkı sunan sembollerdir. Eşyalar, eşyaların değiştirilmesi/değiştirilmemesi gibi, güller, portakallar, manolya çiçeği, emoji (“Emoji Amor” öyküsüne isim verecek kadar), valiz, tek kürek gibi nesneler sembolleşip öykünün gidişini gösteren yol tabelalarına dönüşüyor. Onları takip etmek veya etmemek okura kalıyor.

Biçem…

Çiyil Kurtuluş, kısa, vurucu cümleler kullanıyor. Bazen tek sözcük bile anlatmaya yetiyor derdini. Yalınlığı onun en baskın özelliği. Bu, normal okur için okumayı, metni anlamayı, güçleştirse de nitelikli okur diyebileceğimiz has öykü okuru için önemli bir özellik. Öykü, metnin okur tarafından tamamlanmasına olanak veren bir edebi türdür; metni yazar kadar okur da yazar. Boşlukları zihninde doldurur, tamamlar. Yaşadığı coğrafyaya, mekâna, zamana ve kişilik özelliklerine göre sürdürür öyküyü. O, ‘anlatımcı’ bir öykücü değil, daha çok ‘gösteren’ bir öykücü. Betimlemelerle içsel can sıkıntıları ile boğmuyor öykülerini. Diyalogların desteği metinlerini sıkıcı hale sokmaktan kurtarıyor, akıcı hale getiriyor. Hemingway’in özelliklerine benziyor bu yönüyle; hem bolca diyalog kullanıyor, hem de ona atfedilen buzdağı teorisi ile öykünün sadece buzdağının suyun yüzeyinde kalan kısmını gösteriyor, diğer taraflarını okura bırakıyor.

Son söz…

Çiyil Kurtuluş’un bu kitabında öykünün ‘ne olduğu’na dair çok şey var. Okurken keyif aldım, içerik ve biçim ilişkisi açısından öykü anlayışımla ilgili benzerlikler görmek beni heyecanlandırdı. Metnimizin başlığına tekrar dönecek olursak; sahicilik ve samimiyet, bir öykünün ihtiyaç duyduğu ilk şeydir. Diğerleri, belki bir başka yazının konusu olmalı. Çiyil Kurtuluş bile isteye tercih ettiği yalınlığı, kısalığı, biçemi haline getirdiği diyalogları ile bir öykünün ihtiyaç duyacağı şeylere başarılı bir şekilde yanıt vermiş görünüyor. Yolu açık olsun diyelim biz de kendisine.