Notos Notos Kitap

"Romancı, kurmaca ortamı aracılığıyla aklı sınar. Kurmaca, dünyanın yoksun olduğu, dünyanın unutmuş olduğu, elde etmeyi umduğu, belki de hiçbir zaman erişemeyeceği şeyi yaratır."   – Carlos Fuentes, Edebiyata Övgü

İncelikleri kucaklayarak yeni bir anlatı kurmak

Öznur Yalgın, Gazete Duvar, 6 Şubat 2020

Çiyil Kurtuluş’un yeni öykü kitabı “Aramızda bir Bahçe Yakınlığı” Notos Kitap tarafından yayımlandı. Gerektiğinde mizaha, alaycılığa da göz kırpan Kurtuluş, sıkışmışlığın mutsuz damarına rağmen hayatı yeniden, incelikle var etmek isteyen bir tavırla öykülerini sürdürüyor.

Öyküler neyi anlatır? Bu fazlasıyla geniş ve bağlamından koparıldığında boşluğa düşen bir soru. Böyle kapsamlı bir biçimde sorulduğunda yanıtlaması elbette kolay değil. Bir yazar öykülerini niye o üslupta kurar, niye o dili seçer, neden başka ayrıntıları değil de, özellikle bu ayrıntıları okura vermiştir? Niye bu karakterler ve neden bu anlatıcı?

Çiyil Kurtuluş’un ikinci öykü kitabı Aramızda Bir Bahçe Yakınlığı’nı aklımda bu sorularla okuyorum. İlk öykü kitabı, Kasırga ve Yabanmersinleri özenli, yalın bir dille yazılmış öykülerden oluşuyordu. Bu öykü evreninde duygular, anlar, karşılaşmalar, ikili ilişkiler önemliydi. Öykülerin anlatım biçiminde ve dilinde kendine özgü bir estetik vardı.

İnsana karşı değil, insandan yana olmak, insani bir iyimserlik ilk başta yadırgatıcı gelebilir. İnsanlığın en korkunç kötülükleriyle bile yüzleşildiğinde (avukatın işkencecisiyle karşılaştığı öykü – “Basit Bir Hesaplaşma”) olası bir çatışmanın insani bir jestle –en azından o an için– yatışması örneğinde olduğu gibi. Hayatını çalan ve ona bunca acıyı çektirmiş kişiyi otelde gördüğünde travmasının su yüzüne çıktığını düşündüğümüz avukat, öykünün sonunda artık elden ayaktan düşmenin eşiğindeki işkenceci komutanın bastonunu yerden alır. Eski zamanın işkencecisi şimdi belki de/aynı zamanda güçten düşmüş, zamanı geçmiş bir yaşlıdır. Her iki bakışla da bakmak mümkün ama bu karşılaşmanın yarattığı öfke patlaması geçtiğinde biz hangisini seçeceğiz? Onu insanlık suçu işlemiş, korkunç bir yaratık olarak mı, yoksa yardıma muhtaç bir yaşlı olarak mı görerek o otelden ayrılacağız?Aramızda Bir Bahçe Yakınlığı’nda da aynı estetiğin daha gelişmiş bir halini görüyoruz, ilkine göre daha güçlü bir toplam bu, taklit edilmesi zor bir seviyede, sıkışmışlığın mutsuz damarına rağmen hayatı yeniden, incelikle var etmek isteyen benzer bir tavır söz konusu. Bu tavrın kapsayıcılığı sanıldığından daha geniş, gerektiğinde mizaha, alaycılığa da göz kırpıyor demek yanlış olmaz. “Onnik Usta” ve “Eski Bir Hikâye” gibi öykülerle eski yazarlara selam duran, “Samet’i Kurtarmak” öyküsündeki gibi kalabalık kadrolu, ve neredeyse tamamına yakını diyaloglardan oluşan öykülerin de yeri var bu toplamda. Öykü evrenini incelediğimizde içinde belli bir iddiayı, farklı bir kabiliyeti barındıran ve ısrarla devam eden insancıl bir tavır insanın gözüne çarpıyor.

Avukatın işkenceci komutana karşı tavrı, Çiyil Kurtuluş’un her iki öykü kitabında koruduğu üslubun bir özeti olarak da okunabilir. Bu tavrın aldatıcı bir biçimde cesur ve tehlikeli sayılabildiğini düşünebilir insan. Bunca insani duygunun, doğaya dönüklüğün, insandan vazgeçmeyişin anlatısı edebiyat dünyası içinde kendine nasıl bir yer bulacak? Sözcük oyunlarına yer vermeden, doğrudan insanın en tanıdık hallerine odaklanarak yeni bir anlatı kurmak mümkün mü?

“Basit Bir Hesaplaşma” yirmi beş öyküden biri yalnızca. Aramızda Bir Bahçe Yakınlığı, aynı zamanda aşkın yoğunluğunu ve güzelliğini anlatabilmenin de güzel bir örneği olarak görülebilecek bir kitap. “Karadut Mevsimi”ni okuduğumda kalan tat, siyah beyaz bir filmin sonunda yaşadığım duyguya eşti. Kadın ile erkek arasında oynanan bir oyun var, muzip bir anlaşma bu. Birbirine “siz” diye hitap eden bir çiftin aslında bir tanışıklığı olduğunu bir süre sonra dikkatli okuyunca anlıyorsunuz. “Siz” ile devam eden diyalog en sonunda “Beni öpmeyecek misin?” sorusuyla sonlanıyor, sizden sen diline geçmekle taşınan duygular ve anlatımla eş zamanlı yükselen metin. “Aşk ve Korku Üzerine Yazılmış Üç Kısa Hikaye”de söylenmeyenlerin yoğunluğunu, söylenemeyecek olmasından kaynaklı gücünü hissediyorsunuz. Binlerce kez anlatılmış bu iki konuda yeniden ve güçlü bir biçimde, oldukça nitelikli bir okur keyfi sunarak öykü okutabilmek zor. Yalnızca aşk değil, aile içinde, en yakınlarımızla kurduğumuz sevgi, sevgisizlik, özlem, çaresizlik hallerine dair öyküleri de okuyoruz. Bir hastadan cesede dönüşüveren babayı ve bu çıplak dönüşümün şokunu onu öpmeyi ihmal etmeden uğurlayan iki kardeşin hazırlıksızlığını, çatışmasını (“Kim Yalnız”), hastalıkla aklı gidip gelen ve bir masal anlatısına gizlenmiş büyükanneyi (“Gündüz Uykusu”), depremde ölen babasına ne kadar yalnız olduğunu ve onu çok özlediğini anlatabilen yetişkinleri okuyarak bitiriyoruz (“Batma be Güneş Batma”) bu kitabı. Zorunlu ilişkilerin sıkışmışlığında anlatıcıların ve anlatılan insanların maskeleri aralanırken yalnızlığını coşkuyla, olgunlukla, işte hayat böyle bir şey diyerek kucaklamayı bilen kadınlar da var günün sonunda (“Kavuşmak bir Kadeh”).

Öyküler bir fotoğraf çekimini andırırken okura geleneksel formda ve anlamda bir öykü biçimi sunmayabilir. Öyküleri, kimi zaman yan masaya konmuş hareketsiz bir kameradan izler gibi okumak mümkün. Bazen sadece başlangıcından, kimi zamansa akışın en sonundan yakalanan çarpışma anlarından kesitler izliyorsunuz. “Aşk denen bir şey var” öyküsünde olduğu gibi, tam hikâyenin açılacağı, o önemli konuşmanın gerçekleşeceği anda kamera geri çekiliyor, ortada gerçekleşmesi beklenen o konuşma yok, bir türlü gelmiyor ve aslında gelmesine de gerek yok. Öyküden anlamamız gerekeni çoktan anlamamızı sağlayan bir yapı var. Değişik bir denge hâkim.

Ritmi kaybetmeden karakterlerin iç sesini anlayabildiğimiz akıcı bir anlatım kurmak, oldukça kolay ve konuşur gibi yazmak diye görülebilir. Oysa cümleleri çeşitlendirebilmek, düşünceyi ve anlatımı da beraberinde belli bir niteliğe yükseltebilmek göründüğünden çok daha zor. Aramızda Bir Bahçe Yakınlığı baştan sona bu akıcılıkta okunacak öykülerden oluşurken, özellikle “Portakal” ve “Emoji Amor” öykülerinin ritmi ve özgünlüğü benzersiz.

 

Giverny’deki su nilüferlerini izler gibi, zarafetin ardında duran acıyı, yalnızlığı, hayatı bilen gözlerin işaret ettiği görüntüleri yeni anlatım biçimleriyle izliyoruz. Monet’nin Birinci Dünya Savaşı’nın toplu kıyımının ortasında kendi yarattığı bahçesine kapanıp durmadan değişen ışığın altında nilüferleri defalarca resmetmesini düşünüyorum. Bu seçimiyle bize doğada, çiçeklerde bulduğu aşka, sevince, acıya ve umuda daha yakından bakmamızı istiyordu. Çiyil Kurtuluş’un üslubu da bana nilüferleri anımsatıyor. İlişkilere, her türlü insan ilişkisine dönerek ıhlamur ağacına, manolyaya, saça iliştirilen bir gonca güle, portakallara, milyonları başka milyonlardan ayıran dereotu sevgimize, papatyalara inatla, yeniden bakmamızı istiyor. Işığın durmadan değiştiğini, her resmin aynı olmadığını, her mutsuz ailenin kendine özgü mutsuzluğunu kendimize göre anlatmanın yollarını bulmamız gerek.

Aramızda bir Bahçe Yakınlığı, birbirimize sandığımızdan çok daha yakın olduğumuzu anlatıyor. Yalnızlığımızı haykırmaya, kavuşmanın hayaline, birbirimizi doyasıya sevmeye, sevilmeye ne çok ihtiyacımız var. Edebiyat bunu bize anlatmayacaksa yüz, iki yüz yıl sonra bile bunu yeniden hatırlatmayacaksa ona ne gerek var. Neyse ki biz artık biliyoruz.