Notos Notos Kitap

"Romancı, kurmaca ortamı aracılığıyla aklı sınar. Kurmaca, dünyanın yoksun olduğu, dünyanın unutmuş olduğu, elde etmeyi umduğu, belki de hiçbir zaman erişemeyeceği şeyi yaratır."   – Carlos Fuentes, Edebiyata Övgü

‘Gürültülü Yalnızlık’, Hrabal ve kitaplara ağıt

Esra Yalazan, Ahval, 8 Şubat 2020

İnsan yazmadan yaşayabilir belki ama okumadan yaşayabilir mi?

Okumayı söktüğümüz ilk andan beri sadece harflerin değil karşılaştığımız bütün işaretlerin şifresini çözmeye, gizledikleri “sırları” keşfetmeye çalışırız. Bu içine doğduğumuz hayatın belirsizliğiyle baş etmenin yollarından biri.

Alberto Manguel, “Okumanın Tarihi” adlı kitabının başında çocukken tecrübenin kendisine önce kitaplar aracılığıyla geldiğini hatırlatıyordu. Okur yazar toplumlarda kitaba “tapınan” herkes az çok böyle büyür. Önce işlenmiş, şekillendirilmiş sınıflandırılmış bilgiye, düşünceye ulaşıyor sonra onları bizzat yaşıyor ve öğrendiklerimizi karşılaştırıyoruz. Dünyayla önce kitaplar aracılığıyla tanışıyoruz aslında.

O ilk okuma maceraları, eğer iz bırakıyorsa kitaplar okuyanların istedikleri zaman sığınabilecekleri kalıcı yuvaları oluyor. Walter Benjamin’in dediği gibi, ilk kitapların bize ne ifade ettiklerini hatırlamak için önce kitaplara ilişkin bütün bildiklerimizi unutup onlara kendimizi açarken duyduğumuz hevesi hatırlamamız gerekiyor belki de. O hevesin coşkusu, daha sonraki okuma haritamızı da şekillendiriyor çünkü.

Kitapları okuma, onlar hakkında düşünme ve anlama biçimimiz, zaman içinde bir nesne olarak hayatımıza eşlik eden kitaplarla ilişkimizi belirliyor. Ben “kitapların” değiştiren, dönüştüren, yıkıma uğratan, ayartan hikayelerini anlatan yazarları okumayı seviyorum. Her yeni okuma, daha önce okumaların üstüne eklendikçe katmanlar arasındaki duygular ve düşünceler biraz daha esniyor ve zamanın çökeltisiyle hakiki doğrularına ulaşıyorlar sanki. Böylece okumanın tarihi de, okuyanla birlikte değişiyor.

Sadece içerikleri değil, sahiplerine ulaşıp bir gün yok olana kadar sürdürdükleri, daha sonra başka bir “şeye” dönüşerek tekrar canlanan kağıtların tuhaf maceraları da ilgimi çekiyor. Orada sanatın yıkarken “yaratan” büyülü gücünü görüyorum.

20. yy’ın önemli ve en sıra dışı edebiyatçılarından biri olarak kabul edilen Çek yazar Bohumil Hrabal’ın hem onlardan biri olduğunu hem de edebiyata meydan okuma biçimiyle farklı bir yerde durduğunu “Gürültülü Yalnızlık” adlı tuhaf romanını okumaya başlayınca fark ettim.

Hidrolik presinde yıllarca atık kağıt ve ıskarta kitap presleyerek mürekkep yalamış bilge ve berduş bir adamın kitaplarla, geçmişle, halesini yitirmiş dünyayla trajik ve komik “aşk hikayesi” diye tarif edilen bu novella, bana göre öncelikle “yıkımın ve hiçleşmenin” sanatsal, edebi tezahürlerini gösteren çok dikenli bir metin.

İhtiyar presçi Hanta’nın işe yaramadığı sanılan kağıtlarla dolu mahzeninde kurduğu hayaller, hatıralara tutunarak hayatta kalma biçimi, Prag birahanelerinde içerken kalabalıkta yalnızlaşması, insanın yeryüzündeki yolculuğunu “kayıp kitaplarla” anlatma arzusunu doğuruyor;

“Otuz beş yıldır kitapları ve atık kağıtları baltalıyorum ve on beş kuşaktır okuma yazma bilen bir ülkede yaşıyorum; dile getirilemez sevinçleri, onlardan daha şiddetli acıları taşıyan imgeleri ve düşünceleri sabırla kafada biriktirmenin ezelden beri bir alışkanlık, bir takıntı olduğu eski bir krallıkta oturuyorum, sicimle güzelce bağlanmış bir balya düşünce için canını bile vermeye hazır insanların arasında yaşıyorum” diyor kitabın anlatıcısı.

Hanta, vakit öldürmek, eğlenmek ya da kolay uyumak için okuyanlardan değil. “Sonsuz bir uykuya dalmamak” için sürekli elinden geçen kitapları okuyor. Metinlere daha kolay nüfuz edebilmek için içiyor. Yazar daha en başında, anti-kahramanının toplumdan uzaklaşmış ayrıksı duruşunu okura gösteriyor;

“Yazmayı bilseydim, insanların en büyük mutsuzlukları ve en büyük mutlulukları üzerine bir kitap yazardım. Kitaplardan öğrendim ki gökler insancıl değil, ne gökler insancıl ne de aklı başında bir insan öyle; insanlar insancıl olmayı istemediğinden değil, bu durum sağ duyuya aykırı da ondan. Ellerimin altında, hidrolik presimde nadir bulunan kitaplar ölüp gidiyor. Bu akışı engelleyemiyorum. Artık müşfik bir kasabım ben. Kitaplar bana yakıp yıkma zevkini ve mutluluğunu aşıladı.”

Yazarın vurguladığı “yakıp yıkma zevki”; atık kitaplardan oluşturduğu balyaları, ressamların reprödüksiyonlarıyla (Rembrandt, Monet, Manet, Klimt, Cezanne) sarmalayıp, içlerine Goethe, Hölderlin, Nietzsche, Kant, Sokrates, Aristoteles, Hegel, Schopenhauer, Novalis, Sartre, Camus ve sevdiği diğer yazar ve düşünürlerin eserlerinden birer tane koyup benzersiz bir yapıta imza atmak. Hayatı hiçleştirerek öldüren herkesi estetik bir yıkım hazzıyla cezalandırmak. Büyük felaketlerin hem sanatçısı hem seyircisi olmak. Bir kitaba gömülerek başka bir yere gitmek, daha güzel daha “gerçek” bir dünya inşa etmek. Yıkarak, yok ederek yaratmak.

Dünyada da epey ses getiren bu çarpıcı monoloğun başka dertleri de var ama yazarın “otobiyografik baş yapıtı” diye anılan kitabın yazma nedenini kavramak için yazarın hayat hikayesini bilmekte fayda var.

Hrabal üç yaşına kadar anneannesi ve dedesiyle yaşıyor. İyi bir hikaye anlatıcısı olan ve sonradan kitaplarında yer verdiği dayısı Pepin hayatını değiştiriyor. 1934’te hukuk eğitimine başlıyor. 1939’da savaş çıkınca ara vermek zorunda kalıyor. Nazi işgali bitene kadar küçük bir kasabada demiryolu işçiliği ve memurluğu yaptıktan sonra 1946’da hukuk diplomasını alıyor ama hayatını kazanmak için farklı işlerde çalışıyor;

Sigortacılık, satıcılık, metal işçiliği, tiyatroda sahne görevlisi ve bu kitapta alegorik bir anlatımla hikaye ettiği kitap işçiliği. Bu dönemde Prag’ın yeraltı sanat ve edebiyat çevrelerine katılıyor. 48’de şiirlerini topladığı ilk kitabı ’Kayıp Sokak’ yayımlanıyor. Sinemaya da uyarlanan ve yabancı film Oscar’ını alan ‘Sıkı Kontrol edilen Trenler’ 65’de çıkıyor. Daha sonra basılan bütün kitapları 1968’de Prag Baharı’yla yasaklanıyor. 70’den 89’a kadar kitapları samizdat (yeraltı) baskılarıyla yayımlanıyor. Kitapları çevrilip dünyaya da tanınmaya başladığı dönemde, vaktini yine bu kitapta resmettiği birahanelerde ve kedileriyle yaşadığı kır evinde inzivada geçiriyor. 97’de Prag’da kaldırıldığı hastanede güvercinleri beslerken pencereden düşerek veya atlayarak ölüyor.

Kitabı okuyacak olanlar, yazarın hikayesinin “hakiki sonuna” kendi yorumlarıyla karar verecektir. Hrabal’ın bu metinde kişisel, farklı okumalarla kitapların hayatlarının da değişebileceğine vurgu yapması, romanı kendi çağının ötesine taşımış.

Romanın kahramanı Hanta, ömrünü karanlık bir mahzende yasaklanmış kitapları presleyip imha etmekle görevli bir işçi. Savaş öncesinde başladığı bu “pis görevi”, Nazi işgali sırasında ve sosyalist dönemde de sürdürüyor. Bu imha işindeki tezat, yani kitaplara düşman olduğu için değil de çok sevdiği için yok etme tutkusu, romandaki diğer çelişkilerle tamamlanıyor. Trajedi ve neşe, hayranlık ve aşağılama, kalabalık ve yalnızlık, hafiflik ve ağırlık, mizah ve melankoli onun “varoluşsal” hezeyanlarında canlı, isyankar ve simgesel diliyle vücut buluyor.

Kitabın sonunda Çek yazar Vaclav Jamek’in yazara ve eserlerine dair genel bir değerlendirmesi var. Orada, kitapları imha eden işçinin görevinin, cellatların toplama kampındaki esirleri kendi ölümleri yolunda işbirliğine zorladığı o korkunç işi uzatmaktan ibaret olduğunu söylüyor. Ona göre faşizm Hanta’nın benliğinin en derinlerinde varlığını sürdürüyor;

“Bir tek Hanta bilir yapıtının ne olduğunu. Auschwitz’ten sonra yapıt sonsuzluktan vazgeçmiştir”.

Yazar gerçek olup olmadığı beli olmayan hatıralarına ve hayallerine döndüğünde, ismini bilmeden aşık olduğu bir çingene kızını sevişini anlatıyordu;

“Burada böyle sonsuza kadar yaşamaktan başka bir şey istemezdik, sanki uzun zaman önce her şeyi söylemiştik birbirimize, sanki, dünyaya birlikte gelmiş, birbirimizden hiç ayrılmamıştık.…Çok sonra, epey sonra öğrendim ki Gestapo öbür çingenelerle birlikte onu da alıp götürmüş, toplama kampına göndermiş; bir daha geri dönmedi, Majdanek’te bir yerlerde ya da Auschwitz’de bir fırında yakılmış olması gerek…Savaştan uzun zaman sonra, mahzenime yığınla Nazi yayını geldi; küçük Çingenemin tatlı sonatının aydınlığında neşeyle presliyordum hep aynı konuyu işleyen tonlarca kitabı ve broşürü;…coşkuyla tezahürat yapan, hepsi de selam duran ihtiyarlar, işçiler, köylüler, SS’ler, askerler vardı fotoğraflarda, canla başla kendimi işime vermiş, hidrolik presimin teknesinde Hitler ve maiyetini yok ediyordum.”

İhtiyar presçi, faşizmin sembollerini yıkıp aynı zamanda sevdiği kitapları kendi yöntemleriyle yeniden yaratırken, iki dünya arasında dengede durmaya çalışan bir uyur gezer gibi sayıklıyordu. Dengesizlikten, uyumsuzluktan, üzerini örttüğü yalnızlığından, pres makinesinin uğultulu gürültüsünden korkmadığı için umutsuzluğunu biteviye dönüştürüyor, yıkımı yüceltiyordu. Mahzeninde farelerle birlikte okuduğu ve vedalaşmak zorunda kaldığı yazarların eserlerinden zihnine süzülenler, “parçalanmanın” hayatı kusurlu yapmadığını söylüyordu belki ona.

Hanta, hayallerini, hatıralarını “şimdiki zamanın” içinde hoyratça erittiği duygularla daha iyi kavrıyor. Orada, yeraltındaki mahzende içerek kitap okurken, hayatı her zamankinden daha berrak görüyor. Felakete gözünü kırpmadan soğukkanlılıkla bakacak, duygularını bastıracak gücü kendinde bulduğunda, yıkımdaki güzelliği kavramaya başlıyor. Kendi kulağına fısıldıyor;

“Rimbaud’nun sözlerinin ne kadar doğru olduğunu anladım, düşünce mücadelesi herhangi bir silahlı mücadele kadar korkunçtur.”

Ara sıra Kant’ın ‘Gökler Kuramı’nı okumak için mola veriyor. İçinden küçük bir cümle bulup onu akide şekeri gibi emiyor. Baskı kokusunu içine çekiyor. Bazen cümleleri Homeros’un kehanetiymiş gibi okuyor. Ve hep o kalıbı farklı şekillerde tekrar ediyor:

“Gökler insancıl değil ama o göklerden daha fazlası var kuşkusuz, uzun zamandır unuttuğum, belleğimden büsbütün sildiğim şefkat ve sevgi.”

Hrabal’ın diğer kitaplarını okumadım ama bu masalsı trajedi onun doğal edebiyat sezgisine dair sağlam bir fikir verdi bana. Kağıtları preslerken hayatı boyunca harflerin kirine pasına bulanan, giderek okunmayan ansiklopedilere benzeyen, okuduklarıyla kendi düşüncelerini ayırt edemeyen ihtiyar Hanta kişisel okuma tarihime derin bir çentik attı. Düşüncelerle dolu bir yalnızlığın içinde yaşamanın ne olduğunu onunla bir kez daha düşündüm.

Okurken onun gibi düşüncelerin içimde alkol gibi eriyip dağılmasını, damarlarımın köklerine kadar yayıldığını hissettim.

Henüz bilmediğim şeyleri açıklayacaklarını umduğum kitapların bir gün yok olacağını düşünüp üzüldüm. Gerçeği daha net görebilmek için gözlerimi sıkıca kapattım. Ve dayanabileceklerinden daha fazlasına maruz kalan insanları hatırlayalım diye size onun bu ürkütücü “masalını” anlattım.

Kendi “gürültülü yalnızlığımla” baş başa kaldığımda, kitabın sessiz kahkahalarını duyuyordum hala. Preslerde ezilen milyonlarca kitap, tıpkı insanlar gibi yazgılarından kaçamadıklarını haykırıyordu. İşte o vakit neden kitaplara ve edebiyata tutunduğumuzu hatırladım.

Kitapları yakıp yıkmak isteyenler, insanları toplama kamplarında fırınlara gönderenler, beğenmedikleri düşünceleri susturmak için baskı ve şiddet uygulayanlar, hafızayı, yaşanmışlığı, kitaplarla derinleşen yaşamsal tecrübeleri presleyip yok edemiyorlar.

Edebiyat, hayattan çaldıklarını kendi diline çevirerek insanlığı yıkımdan koruyor. Yazmak, insanı kendi egosundan, hiçleşmekten uzaklaştırıyor. Kitaplar değişip dönüşürken zamanın geçip gidişini de sükunetle onaylıyor. O vakit “gökler insancıl olmasa da” masum bir kitap celladı olduğu için sürekli kendinden özür dileyen Hanta’nın sesi asırlardan süzülüp hakiki yerini buluyor;

“…Sanki presimde ezilen klasiklerin kafataslarını ve kemiklerini öğütüyor gibi olurdum. Sanki Talmud’daki şu cümle söz konusuydu: “Zeytine benzeriz biz, en iyi tarafımızı ancak ezilince veririz.”