Notos Notos Kitap

"Romancı, kurmaca ortamı aracılığıyla aklı sınar. Kurmaca, dünyanın yoksun olduğu, dünyanın unutmuş olduğu, elde etmeyi umduğu, belki de hiçbir zaman erişemeyeceği şeyi yaratır."   – Carlos Fuentes, Edebiyata Övgü

Aramızda Bir Bahçe Yakınlığı’nın Yazarı Çiyil Kurtuluş ile Söyleşi

Didem Erdiman, İnceeleyen, 24 Nisan 2020 

Kalabalığın içinde yalnız hayatlarımıza, kırgın kalplere, insana, yaşama dair düşündüğümüz ama dile getiremediğimiz duygularımıza ayna olan öyküleriyle Çiyil Kurtuluş’un yeni öykü kitabı “Aramızda Bir Bahçe Yakınlığı” hakkında konuştuk.

 

Öyküleriniz Notos, Kitap-lık, Sarnıç Öykü, Öykü Gazetesi, Öykülem, Koza, Edebiyat Sin ve Sözcükler dergilerinde yayımlandı. İlk öykü kitabınız “Kasırga ve Yabanmersinleri” 2017 yılında Dedalus Kitap’tan çıktı. Notos Kitap tarafından yayımlanan “Aramızda Bir Bahçe Yakınlığı” ikinci öykü kitabınız. Edebiyatın hayatınızdaki yeri ve anlamı nedir? Özellikle öykü yazmayı neden tercih ettiniz?

Edebiyat, hayatın ta kendisi desem abartmış olur muyum, ama inanın benim için böyle. Değil mi ki hayat onca derde tasaya rağmen güzel, işte bu güzeli daha güzel yapandır edebiyat. Benim uğraşılarıma, nefesime anlam katandır. Pek çok sorumun cevabını orada bulurum. Bazen bulduklarım, ne aradığımı fark edemediklerime de cevap olur. Ruhen beslendiğim, boş başak olmaktan kaçındığım yerdir edebiyat. Aklımı zihnimi sağduyumu geliştirir. Orada insan en doğal haliyle vardır. Maskelerin düştüğü yerdir edebiyat. Okurunu büyük bir affedicilikle, hoşgörüyle karşılar, açıklamaya, anlamlandırmaya gücümüzün yetmediği pek çok şeyi ortaya serer. Bütün zamanları bir edendir edebiyat. İnsan dediğimiz varlık her ne ise, işte orada, sayfaların arasında kanlı canlı her daim nefes alandır. Ardı ardına pek çok güzellemeyi hak eder edebiyat. Aşkın bin bir ifadesini de o satırlarda buluruz. Örneğin, insanın ağaca duyduğu sevgiyi edebiyattan daha iyi ne anlatabilir. Öykü yazmayı neden tercih ettiğime gelince… En önemli neden, öykü okumayı da yazmayı da çok sevmemdir. Annemi kaybettikten sonra öğretmenliği bıraktım, yazmaya karar verdim. Öykü yazmak kendiliğinden geliverdi. İçimde iyileştiremediğim bir acı vardı ve ben bir şeyleri dünya gözüyle tamamlayabilmek, iyileştirebilmek istiyordum. Hayat kısa, iyi haber çabuk gelmeli. Anlatmak istediğimi bir solukta anlatabilmeliydim. Önce içdökümü gibi başladı bende yazmak. Bir nevi tedavi. Zamanla, yazdıkça, bunu tutkuyla yaptıkça elinizdekiyle yetinmiyorsunuz ve yine eksiğinizi en iyi siz görebilirsiniz, ayrıca neyin eksik olduğunu tanımlayabilmek için de artık cesaretten çok daha fazlasına ihtiyacım vardı. Notos Atölye yazma yolculuğumda bana ihtiyaç duyduğum desteği sağladı.

Öykülerinizi okurken sade ve yalın bir dille çok şey anlatabildiğiniz görülüyor. Bunu yapabilmek sözde kolay gibi görünse de uygulamada titizlik isteyen zor bir iş aslında. Gereksiz sözcükler, tıkıştırılmış cümleler yok. Kelime israfı yapmadan, etki bırakabilen öyküleri yazmak için nasıl bir yol izliyorsunuz?

Öykü sanatının beni cezbeden yanı, az sözcükle çok şey anlatabilme gücü olmuştur. Yazmaya çabaladığım ilk günlerde gevezeliklerim oldu, bir cümlenin yanına bir cümle daha eklersem, bir de filanca konuyla desteklersem okur metni daha iyi anlar, o zaman daha inandırıcı olurum, bir de şöyle süslü bir benzetme yaparsam yanına, vay yazara bak ne güzel anlatmış derler. Bu çaba ne kadar da insancıl ama ne yazık ki öyküsel değil. Paniğe gerek yok. Yazarın kendini keşfi için yanlışlar, eksik gedikler, fazlalıklar hepsi gereklidir. Kâğıtların buruşturulup çöpe atılması, bir gün buldum diyebilmek için gerekli gücü verir yolun başındaki yazara. Çöp kutum hep doludur, işin tabiatı böyle. Zamanla daha bilinçli yanlışlarımız olur, yani neyin olmadığını biliriz artık ve de eksiğimizin ne olduğunu. Bu da bilinçli çalışmaya iter beni. Ve bu bilinçle hedeflediğim yolda yürürüm, çalışarak, okuyarak, düşünerek, kelimelerimi seçerek. Bir öyküye başlarken önce aklıma geldiği gibi özgürce yazarım. Zihnime üşüşenler kaçmasın diye kayıt tutarcasına yazarım. Sonra uzaktan bakarım yazdığıma, bu sözcükler neyi ifade etmek için toplaştılar, derken kurgu belirir yavaş yavaş. Sonra yazdıkça biçimlenir. Fazlalılar çıkarılır, eksikler tamamlanır. Ve ille de aradığımız insanca bir tesir içersin diye, en uzak görünende bile gönül teline bir dokunuş olmadan olmaz. Bir de şu var, ayrıntının gücünden yararlanmak, özgün bir bakış açısıyla. Apaçık, dümdüz, herkesin gördüğü üzere, suyun yüzünde yüzeni bir de biz yüzdürdük mü niçin kalabalık edelim ki denizde.

Öykülerinizin en dikkat çekici yanı şaşırtıcı bir son içermesinden çok insana dair duyguları çok iyi tahlil ediyor oluşu. Babasına kızan bir çocuğun portakal katili olmasının anlatıldığı “Portakal” adlı öykünüz ilgimi çeken ve aklımdan çıkmayan öykülerinizden biri. İnsana ve içinde bulunduğu ortamdan etkilenme şekline farklı bir pencereden baktığınızı görüyorum. Hayatınızda sizi bu anlamda beslediğini düşündüğünüz kişiler ya da deneyimler var mı?

Öykülerimin şaşırtıcı bir son içermesinden çok insana dair duyguları çok iyi tahlil ediyor oluşu, görüşüne varmanız beni çok sevindirdi, teşekkür ederim. Yapmaya çalıştığım tam da bu. Hayatımız şaşırtıcı sonuçlarla dolu elbette ama her zaman sık rastladığımız bir durum değil. Yoksa bu düzen böyle yürür müydü? Ben görünen sıradanlığın içindeki farklılığı arıyorum. Bizi şaşırtmayan ilişkilerin altında yatan o buzdağının devinimini ölçüyorum. Biliyorum ki bir ilişki durumunda aynılığı korumak, bireyin kendi içindeki göçlerle olanaklı oluyor, inanın orda daha pahalı bir bedel ödeniyor. Portakal öyküsünde yazmaya çalıştığım gibi. Aile içi kanıksanmış bir şiddet yaşanırken çocuğun kendi göçüne şahit oluruz. Kendini ve aile fertlerini portakalla özdeşleştirir. Mıhlandığı yerde çocuğun kaçabileceği, sığınabileceği tek şey bir çanak portakal. Baba, çanaktaki en büyük portakal oluverir. Erkek şiddetini önlemek belki bir portakalı yok etmek kadar zor. Öyküde yazıldığı gibi, “Genetiği ile oynanıp tür ortadan kaldırılırsa belki.” İnsanın, şiddetle, acıyla başa çıkışına farklı bir pencereden bakabilmekti amacım. Yeri gelmişken ben mutlu ve demokratik bir ailede büyüdüm ama bunun burada hiç önemi yoktur. Etrafımız şiddetin her türü ile örülüyken. Ayrıca empati yetisini geliştirmenin bizi pek çok bakımdan insanı anlamaya daha çok yakınlaştıracağına inanıyorum. Yazar detaylara düşkün olmalıdır elbette ve iyi bir gözlemci, buna insanı gözlemlemek de dâhil. Hayata dair her şey besler yazarı. Özü ararız çünkü. Posadan çok, çekirdekle benim işim. Okuduğum kitaplar, karşılaştığım insanlar, filmler, müzikler, doğa, bitkiler, hayvanlar, mevsimler, eşim dostum, aile büyüklerim. Ama sanırım kendimi bildim bileli çocukluktan beri beni en çok besleyen şey kendi hayal gücüm. Hayal kurmayı çok seven bir çocuktum. Orada her şey uzar, büyür, çoğalır ve hep arzu ettiğiniz sürece herkes için adalet vardır.

“Gündüz Uykusu” gibi bazı öyküleriniz biraz masal biraz şiir tadında. Öykülerinizde şiirsel bir tat var. Şiirle aranız nasıl, şiir yazıyor musunuz?

Gündüz Uykusu’nda Kırmızı Başlıklı Kız masalından epeyce yararlandım, bir de Rapunzel var öyküde, onu da atlamayalım. Aslında öykünün çok dramatik bir hikâyesi var. Genç kadın kısa süreliğine de olsa yaşlı büyükannesini hasta yatağında bırakıp evini terk eder. Ablasından başka kimsesi olmayan kız kardeşinin yardıma ihtiyacı vardır. Ama döndüğünde büyükannesini sağ salim bulamamak da var. İki arada bir derede kalan Kırmızı Başlıklı Kız kardeşini güçlendirip eve döndüğünde gözlerine inanamaz. Ancak masallarda rastladığımız mucizeler gibi büyükanne kurdu yutmuş ölümü alt etmiştir. Sanırım bu torun anneanne öyküsü dile gelmek için kendi dilini kendi seçti diyebilirim. Çok bilinen bir masalla örüldü hikâye. Gerçek hayatta da anneanne torun ilişkisinin hep masalsı ve özel bir ilişki türü olduğuna inanmışımdır. Evet, kitaptaki bazı öyküler yalınlıktan hiç sapmadan, hikâyeyi dibe iterek daha çok sözcüklerin çağrışımlarıyla ilerleyen öyküler. Kesinlikle hepsinin bir hikâyesi var, sezgisel bir anlayışla yürüsün cümleler istedim. İnce bir sınırda gezindiğimi itiraf etmeliyim, bu da günahıyla sevabıyla kendi arayışımı resmedişim olsun. Şiirsellik düzyazıda mutlaka kaçındığımız bir unsur. Ama bu öykülerim için sesli okunduklarında, özellikle öne çıkan yanlarıyla kendilerine ait bir müziği, ritmi ve duygusu olduğunu söyleyebiliriz. Bu arada şiirle aram iyi sayılır. Şiir okumadan şiiri sevmeden yaşanır mı, yaşanmaz. Bir Oktay Rıfat, bir Edip Cansever okumadan olur mu… Bu şairlerin dizeleri olmadan bilebilir miyiz, bir insan ötekini nasıl sevmiş, neden sarılıverir bir insan ağaca, dar vakitlerin darlığı kimlere hitap eder mesela. Her yazarın başucunda bir söz ustası durmalı. Uzun şiirin kısası, güzel öykünün hası şiir okumadan yazılmaz bana kalırsa. Kendimce biraz bir şeyler yazıyorum ben de. Zamanı gelince paylaşmak üzere diyelim, sözü noktalayalım.

2016 yılında “Biraz Sen Biraz Ben” adlı oyununuz tiyatroda sahnelendi. Tiyatroya ve oyun yazarlığına dair düşünceleriniz nelerdir? Bu deneyimin öykü yazarlığınıza katkısı olduğunu düşünüyor musunuz?

Birkaç yıl önce Notos Atölye’de Ebru N. Celkan sorumluluğunda yürütülen sekiz haftalık, “Oyun için Yaz” atölyesine katılmıştım. Oyun yazarlığı, yazmayı hayatımın merkezine koymadan çok daha önceleri hayalini kurduğum bir işti. Atölye bana bu fırsatı verdi. Sekiz hafta sonucunda ortaya bir verim çıktı. Bulut Tiyatro proje grubu ve Kadıköy Emek Sahnesi’nin de işbirliğiyle 2017 sezonunda “Biraz Sen Biraz Ben” adlı oyunum sahnelendi. Kadınlar arası bir arkadaşlık ve dayanışma hikâyesi. Oyun yazmanın öykü anlayışıma olumlu katkısı oldu şüphesiz. Bir oyun metnini vücuda getirebilmek için bolca diyalog yazarız. Ama tiyatro bir eylemdir, gösteri sanatıdır, söylem değil. Yalnızca dil yetmez. Nefes gücü lazım. Tekrar etme şansı yok, sözü kulağa doğru iletebilmek lazım. Sözcükleri çok daha sıkı elemek gerekir. O sözcüklerin altında kendi ritminde ivmelenen bir hareket vardır, bir değişim, bir dönüşüm. Oyun yazarken açık ve net bir dramatik önermeyle çıkılır yola. Haliyle karakter, çatışma ve dramatik önermeyle uyuşan bir sonuç, yani bir hikâyemiz vardır, tıpkı öyküde olduğu gibi. Düşünme biçimimiz her iki türde de yakın. Bir öykünün kanlı canlı sahnede vuku bulması. Öykü sanatına tersten yapılan bir sağlama diyebiliriz belki. Metni sahnede izlediğinizde, canlı bir organizma gibi hemen zayıf kalan yerlerini ele verir, acımasızca gözünüze sokar. Dolayısıyla titizlik üstüne titizlik gerektiriyor. Oyun yazarlığının öykü yazarlığına en önemli katkısının, diyalog yazarken de karakter yaratırken de yazarına, zihninde kurduğu kendi sahnesinde neyin ne kadar gerçekçi ve hayatın içinden olduğunu görebilme yetisini pekiştirerek verebilme gücüdür diye düşünüyorum.

Aşk ve kadın desem, günümüz ilişkilerini nasıl görüyorsunuz? Kadının toplumumuzdaki yeri hakkında ne söylemek istersiniz?

Aşk ve kadın, bu iki sözcük birbirine ne kadar yakışıyor, değil mi… Aşk duygusu doğası gereği kadınlarda daha güçlü, dolayısıyla onların bu duyguyu daha iyi yönetebildiklerini düşünüyorum. Duygularını dile getirme konusunda daha cesur ve özgüvenliler. Aşkın bir ömrü var elbet, asıl beceri onu sevgiye, arkadaşlığa dönüştürebilmekte. Bu olmadığı zaman ilişkiler çabuk tükeniyor, evlilikler bozuluyor, düşmanlıklar artıyor. İlişkiler ve aşk konusunda uzman değilim ama yakın çevremde gördüğüm kadarıyla günümüz ilişkilerinde en büyük sorunun iletişimsizlik olduğunu görüyorum, hem de iletişim çağındayken. İnsanlar o kadar meşgul ki kimse kimseyi dinlemiyor. Herkesin acelesi var. Hızla akıp gidiyoruz. Ama giderken de yaşadığımız an’ı kaçırıyoruz, birbirimizi kaçırıyoruz ve gittikçe mental olarak da birbirimizden uzaklaşıyoruz. Kadının toplumdaki yerine gelince. Toplumun neredeyse yarısını kadınlar oluşturuyor, dünya üzerinde bulunan her kadın ve erkek eşit haklara ve özgürlüklere sahiptir, idealde olan budur. Yapılan araştırmalara bakıldığında her geçen yıl iş dünyasında kadın çalışan oranının arttığı gözlemlenmiştir. Çalışan kadın zamanla emeği karşılığında kendi parasını kazanabilen, toplum içinde farklı sosyal sorumluluklar üstelenen ve sosyal çevre edinen bir karakter haline gelmeyi başarmıştır. Fakat belli noktalarda toplumdaki cinsiyetçi yaklaşım, geleneksel kadın rollerinin dayatılması, iş ve aile kavramlarını birlikte yürütmeye çalışırken çoğu zaman bu dengeyi sağlamakta güçlük çeken ve zorlanan kadını baskı ve çatışma ortamıyla karşı karşıya bıraktığını hepimiz gözlemliyoruz.

Edebiyat alanında nasıl bir yol izlemek istiyorsunuz? İleriye dönük planlarınız neler?

Önce şu kara günleri, pandemi sürecini atlatalım diyorum, diliyorum. Sağlıklı günlere kavuşalım yeniden. Bugünlerde yine sığınağımız edebiyat oldu elbette. İleriye dönük hedefler koymaktan yıllar önce vazgeçtim. Günümü olabildiğince iyi değerlendirebilmek benim için tatmin edici bir hedeftir. Akıl sağlığım yerinde olsun, gözlerim görsün, kitaplarımı kimse elimden almasın yeter.

Sizi en çok etkileyen yazarlar kimlerdir? Başucu kitaplarınız nelerdir? Hangi kitapları okumayı önerirsiniz?

Hepsini yazmak çok yer tutar, belli başlılarını söyleyeyim. Bu yazarların kitaplarını okumayı önerdiğim gibi onlara başucumda her zaman yer vardır. Anton Çehov, Ernest Hemingway, Raymond Carver, John Cheever, Julio Cortazar, John Updike, Natsume Soseki, Ralf Rothmann, David Constantine, Virginia Woolf, Joyce Carol Oates, Katherine Mansfield, Sait Faik Abasıyanık, Ferit Edgü, Vüs’at O. Bener, Memet Baydur, Mehmet Günsür, Oğuz Atay, Tomris Uyar, Tarık Dursun K.

Bu güzel ve keyifli sohbet için Çiyil Kurtuluş’a sonsuz teşekkürler.